SANAT ve SINIF I: Tarih Öncesi Sanatı, Mısır Sanatı ve Mezopotamya Sanatı – Deniz Poyraz

0

Araç kullanan, ateş yakabilen, dik durumda iki ayağı üstünde yürüyebilen yaratık, 1.750.000 yıllık karmaşık bir evrimin karanlıklarından gelerek ortaya çıkmıştır. Modern insanın ortaya çıkışı ise bundan 150.000 yıl öncesine dayanır. Muhtemelen Afrika’da ortaya çıkan insan toplulukları, izleyen 90.000 yıl boyunca birbirinden oldukça uzak bölgelere dağılmıştı. Ama tek bir tür olarak kaldılar. Öncelikle belirtmeliyiz ki her bir grubun nasıl gelişeceği, genetik düzenlerindeki herhangi bir özelliğe değil, kendi özel bölgelerinde geçimlerini sağlamak için gereken işbirliği ve yöntemlerini nasıl uyguladıklarına bağlıydı. Bu uyarlamanın aldığı biçim, ortaya çıkan değişik toplumların her birinin kendine özgü adet, tutum, mitos ve ritüelleri arasındaki farkları belirledi.

Neticede ulaşılan gerçek, Batı’nın hayal ettiği ve her daim insanlar arasındaki eşitsizliklere kılıf uydurmak, içinde yaşadığımız sistemi ve onun kapitalist işleyişini aklamak için kullandıkları imge ve düşüncelerden çok farklıydı: Bu insanlar ne bir “doğa durumunda” yaşayan kültürsüz “vahşilerdi”, ne de acı dolu kanlı mücadeleler içinde “herkesin herkesle savaştığı” ve hayatı “iğrenç, vahşi ve kısa” yapan zor ve sefil yaşamlar sürüyorlardı (bu ibareler 17. yüzyıl İngiliz düşünürü Thomas Hobbes’a aittir; ama 1960’lara kadar devam etmiştir. Hatta günümüzde bile benzer argümanları savunan kimselere rastlamak şaşırtıcı olmamaktadır).

Geçim kaynaklarını elde etmek için toplayıcı halklar, bir büyük öndere boyun eğmeden (!) ya da birbirleriyle sonsuz didişmelere girmeden işbirliği yapıyordu. İnsanlar, hangi faaliyetten sorumlu olacaklarına kendileri karar veriyordu. Genellikle kararlar bir görüş birliğinin ürünüydü. Özel mülkiyet takıntısı ise söz konusu bile değildi. Geçmişimizi şekillendiren şey zayıfların elendiği, güçlü olanın ayakta kaldığı bir tarih serüveni değil, bin yıllar boyunca süren bu eşitlikçi paylaşım deneyimi idi.

Bununla bağlantılı olarak, erkeklerin kadınlar üzerinde bir egemenliği de yoktu. Cinsiyetler arasında erkeklerin avlanmayı, kadınların toplayıcılığı üstlendiği bir iş bölümü vardı. Evlilik bağı gevşekti. Sık sık “insan doğasının” bir parçası sayılan erkek üstünlüğü de bugünkü gibi kadın sömürüsü için kullanılan bir argüman da değildi.

İnsan yaşamındaki en büyük değişim, bundan yaklaşık 10.000 yıl önce ortaya çıkmaya başladı. İnsanlar, bitkisel besinler temin etmek için doğaya bağımlı olmak yerine ekin yetiştirmeyi ve hayvanları yalnızca avlamak yerine evcilleştirmeyi öğrendiler. Geçimin bu şekilde sağlanması, çalışma ve yaşama kalıplarında radikal değişiklikler gerektirdi. Bütünüyle yeni toplumsal hayat kalıpları gelişti ve onlarla birlikte de çeşitli mitler, törenler ve ritüellerle ifade edilen yeni dünya görüşleri ortaya çıktı.

Alâeddin Şenel’in aktardığına göre, özellikle de bitkilerin yoktan var olurmuşçasına topraktan çıkması, ‘yoktan var eden tanrı’ düşüncesine bir hazırlık niteliğindeydi. Yine bitki tohumlarının toprağın altına gömülüp bir müddet orada kaldıktan sonra tekrar doğmaları “ötedünya, cennet, cehennem” kavramlarına bir hazırlık teşkil etti. İnsanlar kendilerinin de gömüldükten sonra tekrar canlanacaklarına inançla cesetleri toprağın altına gömmeye başladılar. Bu gelenek, farklı biçimlerde günümüze dek ulaştı ve “büyük” dinlerin bile vazgeçilmez ritüeli oldu.

Tarih öncesine ait bir mağara resmi.

Tarih öncesine ait bir mağara resmi.

 

Bu duvar resimleri, resim yapmanın insana güç verdiğine ilişkin evrensel inanışın en eski örnekleridir. Bir başka deyişle, avcılar belki de sadece zıpkın ve taş baltalarıyla hakkından gelebildikleri bu hayvanların resimlerini yaparlarsa gerçek hayvanların da kendi güçlerine boyun eğeceğine inanıyorlardı.
Öte yandan birçok ilkel kabile, hem insan hem hayvan olunabilen bir düş dünyasında yaşamaktaydı ve çoğunun bu amaçla ürettikleri maskları vardı. Bu masklar gibi birçok obje özel törenlerde kullanılıyor, yarattığı büyüsel etki kabileyi bir arada tutmaya ve büyüsel ayini yerine getirmeyi sağlıyordu.

Sınıfların ve Sömürünün Ortaya Çıkışı

Karl Marx’ın deyişiyle ‘üretim ilişkileri’ ile ‘üretici güçler’ arasındaki etkileşim farklılaşıp dönüşmeye başladı. Bu dönüşüm ‘Neolitik Devrim’ olarak adlandırılır. Fakat insanların geçimlerini sağlama biçimlerindeki ikinci dizi değişiklik, Gordon Childe’ın “kentsel devrim” dediği şey ortaya çıkana kadar sağlanamayacaktı…

Daha önce yalnızca yaşamlarına yetecek kadar üretebilen gruplar, bundan sonra ‘artık ürün’ elde etmeye başlayabiliyorlardı. Yeni teknikler, işi denetleyenler ve işi yapanlar arasında bir bölünmeyi teşvik etti. Yiyeceklerin saklanması, yiyecek stoklarını yönetecek ve bunlardan sorumlu olacak grupları ortaya çıkardı. Tahıl ambarlarını yönetenler, artık ürünü toplar, depolar ve dağıtırken nüfusun geri kalanını da yöneterek toplumdaki en prestijli grup haline geldi. Bu iş onlara itaat ve saygı getirmekle kalmadı, insanüstü bir özellik de kazandılar. Dolayısıyla bu ambarlar ilk tapınakları ve ilk rahip-yöneticileri yaratmış oluyordu…

Rahip – yönetici gruplar, giren ve çıkan ürünlerin kaydını tutabilmek için taş ya da kil üzerine işaretler yapmaya başladı. Zamanla belirli işaretlerin resimsi imgeleri standartlaşıp yazıyı ortaya çıkardı. Bu arada tapınak muhafızları – rahipler geceleri gökyüzünü inceleyecek boş zamanı da buldular. Ay ve Güneş tutulması gibi bir takım astronomik olayları tahmin etmeyi öğrendiklerinde bu onlara büyücülüğe benzer bir statü kazandırmış oldu.

Sınıf bölünmelerinin ortaya çıkması, ayrıcalıklı bir azınlığın diğerlerinin sırtından geçinmesi ve bu azınlık yönetiminin toplumun geri kalan kısmına kabul ettirilmesi için silahlı grupların, askerler ve gizli polislerin, -bir başka deyişle ilkel bir devlet mekanizmasının- oluşturulması gibi yoksul halklar için olumsuz olan değişiklikleri de beraberinde getirdi. Bundan sonra liderlerin, kaynaklar üzerindeki denetimlerini toplumun ortak çıkarınaymış gibi gösteren, dini hurafelerle kitleler üzerindeki tahakkümünü sürdüren acımasız hükümdarlara dönüşmesinin önünde bir engel kalmıyordu…

Antik Mısır: “Piramitler Ülkesi” ya da On Binlerin Koşulsuz Sömürüsü

Herkes Mısır’ın, tarihin uzak ufkunda kilometre taşları gibi dikilip duran piramitler ülkesi olduğunu bilir. Öte yandan, bu piramitler, binlerce işçi – tutsağı madenlerden taş çıkarmak, taşları inşaat alanına çekmek ve kral mezarı tamamlanıncaya kadar yıllarca çalıştırıp o taşları en ilkel araçlarla bir bir dizdirebilecek kadar acımasız hükümdarların ve soyluların mumyalanmış cesetlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Antik Mısır’da kral, halkı üstünde egemenlik süren güçlü bir varlık sayılıyordu. Bu dünyadan ayrılırken de sözde yanlarından geldiği tanrıların yanına yükselecekti. On binlerin alın teriyle, sık sık da kanıyla sulanmış bu piramitler, kralın bu göksel yolcuğu için “pratik bir işlev” sağlayacaktı. Ama her şeyden önce ve “en önemlisi” kralın “kutsal” bedeninin korunması lazımdı; bu yüzden karışık bir mumyalama yöntemiyle ve bedeni sargılara sararak, cesedin bozulmasını önlüyorlardı. Kralın bulunduğu ölü odasının dört yanına dünya ötesi yolculuğunda krala yardımcı olacağı düşünülen büyüsel işaretler çiziliyordu. Bunun yanı sıra tanrıların insanı kendi suretlerinde, “tanrı biçiminde” yarattıkları düşüncesi, buradan tektanrıcı dinlere de geçecekti.

Keops, Kefren, Mikerinos Piramitleri.

Keops, Kefren, Mikerinos Piramitleri.

 

Bunun dışında, Mısır sanatının en ayırt edici özelliği geometrik düzenlilik ve keskin doğa gözlemleriydi. Bunu en iyi mezarların duvarlarını süsleyen kabartmalarda ve resimlerde izleyebiliriz. Mısırlı sanatçılar için önemli olan güzellik değil, resimledikleri şeyin eksiksiz olmasıydı. Baş, yandan daha iyi göründüğü için yandan çiziliyor, böylece görünen yüze karşıdan görülen göz ekleniyordu. Üst gövde önden, bacaklar ve ayaklar yine yandan resmediliyordu. Tüm bunlar yüzyıllar içinde oluşan katı kurallara göre yapılıyordu.

Mısır Kaya Mezarı ve Duvar Resmi Örneği

Mısır Kaya Mezarı ve Duvar Resmi Örneği

 

Mezopotamya: Sömürünün Yedi Bin Yıllık Sözleşmesi

Mezopotamya kültürünün başlangıcı Mısır’dan da eskidir, MÖ 5000’li yıllara dek uzanır. Mezopotamya kralları, sanatçıları mezar duvarını süslemekle görevlendirmese de savaş zaferlerini, yendikleri kabileleri ve aldıkları ganimetleri anlatmak için anıtlar yaptırmışlardı. Bu anıtların ardındaki düşünce sadece zaferlerin anısını taze tutmak değildi; halkına gözdağı vermek ve itaati daimi kılmak da amaçlanmıştı kuşkusuz. Mari Sarayı Mezopotamya sanatını tanıtması nedeniyle özellikle önem taşır. Gerçekçi bir anlayışla yapılmış bu kabartmalardan biri kralın tahta çıkışını anlatır. Kenti VI. Babil kralı Hammurabi (MÖ 1728 – 1686) alır ve yıkar. Hammurabi tüm Mezopotamya’ya kendi yasalarını dikte eder. Onun gücünü bu büyük stelde (dikitte) görürüz. Yukarısında, kralı yasalarını yapmak için güneş tanrısından emir alırken gösteren bir kabartma vardır, bunun altında da 282 maddelik meşhur yasa yazılıdır…

Naramsin Steli.

Naramsin Steli.

 

Böylece sanatta öyküsel anlatım geleneği, Mezopotamya uygarlıkları ile devam eder ve çok uzun yıllar sürer. Geçmişin “muzaffer” komutanlarını ve krallarını yücelten tüm bu anıtlarda savaş öyle büyük problem değildir. Asıl olan, daha fazla artı ürün eldesi ve sömürünün resmî bir hâl kazanmasıdır! Ezen ve ezilen sınıflar arasındaki resmîleşen sömürü anlaşmalarının ucu, zaman içinde isyanlara ve devrimlere göre boyut değiştirip derinlik ve karmaşıklık kazanarak günümüzün modern – kapitalist hukuk yasalarına değin varacaktır. Sınıf savaşımının doğurduğu diyalektikle yazılan insanlık tarihi, toplumları ve sanatı nasıl dönüştürecek? Bu dönüşümü adım adım izlemeye çalışacağız…

 

Kaynakça

Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi, Çev: Uygur Kocabaşoğlu, Yordam Kitap, 4. Basım, İstanbul, 2015.

E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Çev: Erol Erduran, Ömer Erduran, Remzi Kitabevi, 7.Basım, İstanbul, 2011.

Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınları, 4.Basım, Ankara, 2013.
–  Gina Pischel, Sanat Tarihi Ansiklopedisi 1, Çev: Hasan Kuruyazıcı, Üstün Alsaç, Görsel Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 1989.

Okuma Önerisi

İlkçağ Tarihi, Cilt:1 ve Cilt:2, V. Diakov – S. Kovalev, Çev: Özdemir İnce, Yordam Yayınları.

Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Friedrich Engels, Çev: Kenan Somer, Sol Yayınları.

Kendini Yaratan İnsan, Gordon Childe, Çev: Filiz Ofluoğlu, Varlık Yayınları.

Tarihte Neler Oldu?, Gordon Childe, Çev: Mete Tunçay, Kırmızı Yayınları.

Tarih Sümer’de Başlar, Samuel N. Kramer, Çev: Hamide Koyukan, Kabalcı Yayınları.

Görme Biçimleri, John Berger, çev: Yurdanur Salman, Metis Yayınları.

Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları.

Share.

Comments are closed.