Proleter Kültürü – Aleksandar Bogdanov

0

Aşağıdaki metin, Lenin’le birlikte Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ni kuran, ve Proletkült’ün de kurucusu olan Aleksandr Bogdanov’un ilk kez 1911 yılında Vpered dergisinde yayınlanan “Sotsializm v nastoiashchem” (Günümüzde Sosyalizm) başlıklı yazısından seçilmiş pasajların çevirisidir. Vpered/İleri grubunun temelleri, aralarında Maksim Gorki, Aleksandr Bogdanov ve Anatoli Lunaçarski’nin bulunduğu aydınların Capri Adası ve Bolonya’da işçi kadrolarını eğitme amaçlı açtıkları okullarda atılmıştır. Lenin’i ve siyasetlerini eleştiren grup, Parti’nin dar siyasi ve ekonomik çıkarları aşıp kültüre de ağırlık vermesini savunur. Fakat Bogdanov’a göre “kültür” yalnızca bilim, sanat ve felsefe çalışmalarını ifade etmez, insan hayatının her yönünü şekillendirir. “Proletarya kültürü” de, işçi sınıfının yoldaşlığa dayalı ortaklaşa çalışma alışkanlıklarında ve örgütsel yapılarında ifade bulan sosyalizm ruhudur.

Sosyalizm mücadelesi sadece kapitalizme karşı savaşa, o savaşı sürdürmek için gereken güçleri biriktirmeye indirgenemez. Bu mücadele aynı zamanda olumlu, yaratıcı bir çabadır – bizzat proletarya içinde, kendi iç ilişkilerinde, gündelik hayat koşulları altında hep yeni sosyalist ilişkileri inşa etmektir. Sosyalist bir proleter kültürün inşa edilmesidir bu çaba.

Bu çalışmanın alanı, hayatın çeşitli alanlarını kapsar. Proleterleri örgütlerde birleştirmek yetmez, hatta ekonomik ve siyasi mücadele sloganını öne sürmek bile yetmez, tıpkı bir orduya askerleri kaydedip sefer ilan etmenin yeterli olmaması gibi. Bir ordunun asıl gücü “moral güç” denen şeyde yatar – yani, her yere nüfuz edip onu canlı ve birleşmiş bir organizmaya dönüştüren kendi içindeki ilişki ve bağlarda, duygu ve düşünce birliğinde. Aynı şey işçi sınıfı için de geçerlidir. Tek farkı, onun görevinin sıradan bir ordununkiyle kıyaslandığında çok daha geniş ve karmaşık olmasıdır.

Sosyalistler proletaryanın pratiğinde gerçek anlamda yoldaşça ilişkiler geliştirmeyi hedeflemelidir. Bu arada, örgütlerde bile, sosyalizmle alakası olmayan eskiden kalma yığınla ilişki görebiliriz: hedeflerde çatışma, kimi “lider”lerin otoriterce arzuları ve onları destekleyenlerde bilinçdışı bir itaat, anarşist eğilimli kişilerin yoldaşça disipline yanaşmaması,  kişisel çıkar ve güdülerin ortak davaya karıştırılması vs. Bunlar kaçınılmazdır, çünkü proletarya bu dünyaya çoktan şekillenmiş bir sınıf olarak gelmedi. Diğer sınıfların işe yaramaz manevi özelliklerinden hızla ve kolaylıkla kurtulamaması anlaşılır bir şeydir. Bundan öte, işçi örgütleri devrimci entelijansiya arasından ve giderek yoksullaşan küçük burjuvaziden proleter olmayan unsurları kendine çekiyor – bunların yoldaşça dayanışma ruhu ve duygusunu benimsemesi çok daha zor.

Özellikle aile hayatında yıkılması zor ve uzun süredir yerleşmiş eski alışkanlıklar sürüyor. Erkeğin kadınla kurduğu hükmedici ilişki, çocukların ebeveynlerine körce itaate zorlanması – mevcut ailenin temeli bu. Kapitalizm, kadınları, gençleri ve hatta çocukları fabrikalarda çalışmaya zorlayarak bu alışkanlıkları yıkıyor ve –özel kazançları sayesinde– onlara kısmen ekonomik bağımsızlık kazandırıyor. Ancak bu durumda aile üyeleri arasındaki eski ilişkilerin korunması halinde, ailenin reisi çoğunlukla kendi karısının ve çocuklarının sömürücüsü haline geliyor. Genelde kadınların köleleştirilmesi işçi sınıfının güç toplamasını engeller, saflar arasında yoldaşlığı azaltır ve kadınları devrimci mücadeledeki işçi için bir engel ve yük haline getirir. Çocukların köleleştirilmesi ise gelecekteki savaşçıların sosyalist bir tarzda yetiştirilmesine zarar verir. Bu nedenle sosyalistler, hem sözle hem de eylemle, aile içindeki köleleştirmenin her tür izine direnmeli, bunu özel veya önemsiz bir mesele gibi görmemelidirler.

Sosyalizm aynı zamanda yeni bir bilim ve yeni bir felsefeyi gerektirir. Sosyalist bilginin yaratılması, bilimin sadeleştirilip bütünleştirilmesini; farklı uzmanlıkların anahtarını oluşturabilecek ve hepsine kolayca vâkıf olunmasını sağlayacak genel araştırma yöntemlerinin yenilenmesini gerektirir. Farklı bilim dalları ile felsefe tarzlarını böyle bir duruma getirmenin çok büyük çaba gerektirdiği aşikâr, ama o zaman kitlelere nüfuz edecek ve gelişmek için çok daha sağlam ve geniş bir temele sahip olacaklardır.

Bilim gibi sanat da insan deneyimini bir bütün içinde birleştirme gücüne sahiptir; şu farkla ki, sanat bu deneyimi soyut kavramlar altında değil yaşayan imgelerde düzenler. Bu özelliği nedeniyledir ki sanat bilimden daha demokratiktir, kitlelere daha yakın ve onlar arasında daha yaygındır. Proletaryanın, kendi duygularının, kendi arzu ve ideallerinin sindiği kendi sanatına ihtiyacı var. Bunun oluşumuna götürecek ilk adımlara şimdiden işaret edebiliriz. Daha bu ilk adımların bile olağanüstü zor olduğu bir gerçek. Proleter kökenli olmayan kimi sanatçı ve şairler güçlerini sosyalizmle birleştirdi ve yetenekleriyle büyük davaya hizmet etmek istiyorlar. Öte yandan, işçi sınıfı çevrelerinde, sanatın gücüyle proletarya ruhunu ifade etmek isteyerek yazarlığa başlayanların sayısı her geçen artıyor. İlk gruptakiler proletaryanın bakış açısına yerleşmeyi, hayatı onun gözünden görmeyi, onun yüreğiyle hissetmeyi büyük ölçüde başaramıyor; ikincilerse sanat eğitiminden; deneyimlerini, en derin duygu ve düşüncelerini imgelerde açıkça ifade etme becerisinden yoksunlar. Ama çalışma ve yetenek sayesinde zamanla bütün bunlar başarılacak. O zaman kitleler arasında yeni bir sanat yayılacak, mücadeleyi teşvik edip ona kılavuzluk edecek, ve parlak bir geleceğin yolunu açacak.

Proletaryanın kendi sosyalist kültürünü daha şimdiden, kapitalist bir sistem içinde oluşturabileceğini söylemek elbette safdillik olur. Hayır, o kadar hızla gerçekleştirilemeyecek kadar büyük bir iştir bu ve önünde çok büyük engeller vardır. Başka sınıflara karşı sürekli mücadele etme gereği bile, tek başına, yeni ortaya çıkan kültür üzerinde özgül bir damga bırakır; onu toplum hayatının çelişkilerini yansıtmaya zorlar, ancak sınıf mücadelesinden kurtulmuş birleşmiş bir toplumda sosyalizm tesis edildiğinde mümkün olacak düzenleme ve uyuma ulaşmaktan alıkoyar. Fakat o durumda bile, kültürün nihai biçimini almış olup gelişmesini durdurabileceği bir nokta olmayacaktır. İnsan hayatının amacı tamamlanma değil, yaratıcılık ve sürekli ileri doğru harekettir.

Bu amaç, geçmişteki veya günümüzdeki herhangi bir sınıftan daha çok proletaryaya yakındır. Eski toplumla eşi görülmemiş bir mücadele içinde, hayatın her alanında –gündelik işlerde, toplumsal faaliyette, aile içerisinde, bilimsel ve felsefi bilgide, sanatta– kendi kültür formlarını yaratan proletarya giderek kendi usûlünce yaşayacaktır.

Çeviri: Elçin Gen

İngilizce çevirinin tamamı için bkz. https://libcom.org

E-skop

Share.

Comments are closed.