Lahmacuncu, Sendikacı ve İşçilerin Özyönetimi – Başaran Aksu, M. Görkem Doğan

0

 

Geçmiş Disk Kongresiyle İlgili Bir Kaç Not.

Türkiye’de sendikal hareket kayıplarla anılmayı alışkanlık haline getirdi. Kiralık işçilik yasası ciddi bir muhalefet görmeden kanunlaştı. Sendikalar grev yapamıyor, 1 Mayıs’ı ancak polis vesayetinde kutlayabiliyor. İşçiler kendileri grev, direniş örgütleyebiliyorlar ama onlar da işverenle değil doğrudan doğruya sermaye devletiyle karşı karşıya kaldıklarında, doğal olarak mücadeleyi bir noktanın ötesine taşıyamıyorlar. Zaten büyük ölçekli olan sadece bir işçi direnişini, Metal Fırtınayı, gördük; onun dışındaki direnişler lokal ve izole gerçekleşti, kendi doğallıklarında parladı ve sönümlendi. Zaten tam da bu yüzden işçi sınıfı örgütlü yapılara, sendikalara ve işçi sınıfı partilerine ihtiyaç duyar. Bu yapılar ise fiilen çökmüş durumda. Türk İş ortada yok, Hak İş bir sermaye devleti aparatı, kamu çalışanları sendikaları fiilen lobi grubu ya da dernek. Türkiye’de sınıf sendikacılığı deyince akla gelen DİSK ise Allahlık.

DİSK kongresi bir süredir baltaları gizlenmiş bir halde süren iç kavganın kamuoyu önüne çıkartıldığı somut bir sonuç üretti. Erol Ekici’in mensup olduğu hareket tarafından görevden alınmasının ardından gerçekleşen kongre sürecinde zoraki bir mutabakat sağlanmış fakat bu mutabakat uzun ömürlü olmamıştı. Politik açıdan yan yana olmaları çok mümkün olmayan anlayışlar her iki saf açısından yan yana gelebilmişti. Genel-İş Sendikası, Lastik-İş ve Tekstil –İş’in belirleyiciciliğinin şekillendirildiği süreç daha sonraki kongreleri belirledi ve buna karşı Birleşik Metal İş merkezli bir muhalefet oluştu.

Genel-İş Sendikası neredeyse DİSK kongresini tek başına belirleyecek delege gücüne sahip. 60 bini aşkın üyesine karşılık düşen tam aidatı konfederasyona yatırdığı için bu delege gücüne ulaşabiliyor. Benzer tutumu sergileyen Lastik-İş’te üye sayısı oranında bir delege gücüne sahip. Hal böyle olunca konfederasyona üye sayısından daha az aidat yatıran Birleşik Metal İş ve hiç aidat ödeyemez toplu sözleşme yapamaz haldeki çok sayıda sendika bu ”maddi” saflaşmada iki taraftan birini tercih etmek durumunda kalıyor. Son kongrenin hemen öncesinde yazdığımız yazıda kongrenin olası sonucu ile ilgili şunu yazmıştık… ”.Eğer iki ya da daha fazla liste söz konusu olursa karşılıklı suçlamalar ve eleştiriler içinde hakikate yakın konuşmalar yapılabilme olasılığı ortaya çıkar. Yoksa bir mutabakat zorlanır. Zaten kim gelirse gelsin yapabilecekleri herkesçe biliniyordur. Herkes kendi derebeyliğini yönetecektir. Koalisyon olur ve yürürse ne ala! (Genel-İş’in yine belirleyici olacağı aşikar. Genel İş yönetimini artık HDP ve CHP’yi birlikte gözeten bir anlayış belirliyor. Bunun kimi sol siyasetlerin Türkiye için de önerdiği model olduğunun altını çizmeyi unutmayalım. Genel-İş yönetimini belirleyen anlayış DİSK’i de belirleyecektir. Geçen kongredeki saflaşma bu sefer aynen sürdürülemeyecek gibi gözüküyor. Geçen kongre de Genel İş, Lastik-İş (milliyetçi çizgi), Tekstil (sarı sendika), Dev Sağlık-İş’den (Halkevleri) oluşan ittifakın karşısında Birleşik Metal, Sosyal-İş, Nakliyat-İş etrafındaki ittifak biçimindeydi. Limter İş siyasal doğrultusu gereği bu sefer birinci kümenin içinde yer alacak görülüyor. Yurtsever Hareket, KESK’ten sonra özellikle HDP belediyelerindeki tam üyelikler üzerinden Genel İş’i siyaseten belirleme dolayısıyla DİSK’i de belirleme noktasına geldi. Bu ise DİSK içinde yeni saflaşma demek. Dolayısıyla yukarıdaki eski ittifak siyasetinde yer değiştirmeler ya da geleceğe dönük taktik tarafsızlık konumlarını görebiliriz kongrede…”

Kongre sonucu da tam anlamıyla böyle çıktı. Ne eksik ne fazla… Ancak şunu hemen ifade edelim. Ne sendikal bürokrasi ne de sendika üyesi işçiler için her iki taraf açısından homojen bir saflaşmadan söz etmek mümkün değildir. Bu saflaşmayı siyasi tavır açısından anlamlandırmaya çalışmak nafiledir.

Şimdi madde madde kongre ürettiği saflaşmayı politik açıdan inceleyelim.

1-)  işçi sınıfı ve sendikal hareket içerisinde Kürt yoksul dinamiğinin başlıca temsilcisi olan Yurtsever Hareketin DİSK içerisindeki “konumunun” güçlenmiş olması oldukça önemli politik-örgütsel sonuçlar üretmeye devam edecektir. Türk ve Kürt halkının birliği gibi görece soyut bir idealin görece somut sınıfsal programa sahip bir sendikal zeminde ifade bulmuş olması ayrıca önemlidir. Ancak Disk yönetimine taşınan daha doğru ifade ile DİSK hiyerarşini etkileme, belirleme gücüne sahip olan Yurtsever inisiyatif Kürt hareketinin bildiğimiz manadaki yoksul Kürtlerin sınıfsal öfkeleriyle bezeli en son hendek pratiklerinde bir ifadesini de gösteren militan dinamiği değil Kürt hareketinin ulusal bir hareket olması nedeniyle bütünlüğü içinde taşıdığı onun bürokratik-demokratik bir kesimidir. Kürt Hareketi DİSK’teki bu pozisyonunu, tıpkı KESK’te olduğu gibi, batıdaki genel olarak emek mücadelesini geliştirmeye odaklı bir politik hegemonya olanağı olarak devletle yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadelesinin basit bir lojistik-demokratik vasıtası olarak görüyor. Dolayısıyla bu duruma DİSK’teki bürokratik sol kalıtsallığın yeniden üretilmesine katkı sunmaktan öte bir anlam yüklenemiyor. Böylesi “iktidar” konumlarını halkın ya da işçilerin kendi kendilerini yönetme kapasitelerini geliştirmenin olanağı olarak değerlendirmek yerine, silahlı mücadelenin veya politik ulusal statü kavgasının hacim gösteren zeminleri olarak değerlendiriyor.  Oysa özellikle Kürt yoksul dinamiğinin ölümler pahasına gündemleştirdikleri öz yönetim pratiklerini bugün daha etkili kıldırabilecek ve batıdaki halk kesimlerinin mücadelesine de kritik katkı anlamına gelecek tutum, belediyeler ve sendikalardaki özyönetimci pratikler olabilirdi. Ovacık Belediyesi’nin tek başına yarattığı pozitif etkiyi yüzlerce HDP belediyesinden herhangi birinin üretememiş olmasının nedenleri üzerine ayrıca düşünmek gerekir. Nihayetinde Kürt hareketi ağırlıklı olarak Kürdistan’daki HDP belediyelerinin taşeron işçilerinin Genel-iş ve Disk’in diğer sendikalarına üyelikleri üzerinden edindiği konumu doğrudan bu işçi dinamiğinin karar süreçlerine dahil olması doğrultusunda seferber etmediği, bu gücün kullanımını önderlik konumundaki bürokratik unsurları pekiştirmekle sınırladığı oranda DİSK Derneği’nin birkaç koltuğunu işgal etmiş olmak dışında işçi sınıfı hareketine bir katkısı söz konusu olmayacaktır.

2-) BMİS Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu’nun başkan adayı olduğu ve sözcülüğünü yaptığı muhalefet Nakliyat-İş, Sosyal-iş gibi iki önemli sendikayı bir araya getiriyor. Önceki dönem boyunca örtük biçimde süren saflaşma gergin kongre tartışmaları sonrasında bu üç sendika delegesinin salonu terk etmesiyle başka bir boyut kazandı. DİSK’teki saflaşma herkesçe bilinip takip edilebilir hale geldi. DİSK Kongresi öncesinde BMİS bir yaklaşım metni yayınladı. Sonrasında İleri Haber, Sendika.org, sol.org vb gibi internet haber portallarında sendika yöneticileriyle yapılan söyleşilerden önümüzdeki döneme dair politik sendikal hedeflerin neler olduğuna dair kabataslak yorumlar okuduk. Kongre tartışmalarını ise bu yaklaşımlar değil Süleyman Soylu mevcut yönetimce kongreye davet edilmesi, kongreden delegelerin protestosu sonucu ayrılmak zorunda kalması, Selahattin Demirtaş’ın davet edilmesi, konuşma yapması gibi memleketin esas politik hadiseleri üzerinden oldu. Yani her iki tarafında yanlış hazırlıklarla geldiği kongrede gerçekten hazırlık yapmaları gerek hususların canlarını sıktığı bir ortamda buldular kendilerini. AKP-Saray karşıtlığı ve Kürt Barışı’ndan azade bir kongre tartışması olamayacağını ön görebilmek için sendika başkanı olmaya gerek yoktu. DİSK’te yaşanan tartışmanın bizce en kritiği BMİS cephesinden yükseltilen sendikaya siyaset bulaştırma eleştirisi oldu. Eleştiriyi yapanlar politik duruşlara sahip olan kişiler olunca (Adnan Serdaroğlu ve Metin Ebetürk Birleşik Haziran Hareketi Türkiye Meclisi’ndeler, Ali Riza Küçükosmanoğlu ise HKP’nin etkin bir yöneticisi) arka plana odaklanmak daha elzem hale geliyor. Haklı sayılabilecek eleştirilere sahip muhalefet konumunu işçilerin en geri şoven eğilime dayandırma kolaycılığının affedilir bir yanı yoktur. DİSK Kongresindeki bu eleştiriyi bundan azade tutarak söyleyebiliriz ki bürokratların sendikaya siyaset bulaştırmayın söylemi ideolojik olarak egemen sağ siyasete dayanırken, işçilerden gelen siyaset bulaştırmayın telkininin kısmen burjuva partilerin yoksulun derdine derman olabilme ihtimaline kalıtsal bir inançsızlıktan türediğini söyleyebiliriz. Bu vurgudan hemen sonra belirtmeliyiz ki işçi sınıfı ideolojisi işçiler arasındaki bölünmelerin aşılması için bugün bile çok güçlü bir konumdadır. İşçi sınıfının devlet ve sermaye ile olan kavgası ekonomik talepler etrafında şekillense de işçiler zemininde birlik, kardeşlik, dayanışma oluştukça, işçiler bu zeminlere dayanarak mücadeleye girdikçe bilinçleri hızlıca politik bir muhteva kazanır. Renault İşçilerinin öncü mücadelesinin Metal Fırtına’dan bu yana olan seyrine bakınca neden kolaycı şoven bir söyleme dayanmamak gerektiğini, neden işçilerin sermaye ve devlet zeminindeki mücadelesini teşvik eden cesaretlendiren bir konum almamız gerektiğini kolayca anlayabiliriz.

İşçi sınıfının motoru olan metal işçilerini sermaye ve devlet adına boyunduruğu altına almış olan faşist Türk Metal Sendikası üyesi işçiler Bursa’dan başlayıp İstanbul, İzmit, Sakarya, Eskişehir, Ankara, Çorlu-Çerkezköy’e yayılan, kamuoyundan Metal Fırtına adı yakıştırılan eylemlerle kendilerini duyurdular. Yenilgi ve zaferleri aynı süreçte değişik iş yerlerinde deneyimlediler. Ancak tüm işçilerin hafızasına sarı sendikalardan nasıl kurtulunacağına, toplu sözleşmeyle hiçbir şeyin bitmiş olmayacağına, fiili grev ve işgalin meşru olduğuna, hep birlikte ve komiteler üzerinden örgütlü davranınca kimsenin işten atılamayacağına dair güçlü güncel bir miras bıraktılar kısa sürede. Renault işçisi başka bir şey daha yaptı. Vardiya vardiya birim birim örgütlü davrandı ilk günden beri ve giderek bu örgütlülüğü geliştirdi. BMİS’e örgütlü geçerek 5 Mayıs Şubesi’ni kurdular. Yine uzun sınıf mücadelesinin bir kazanımı olarak yapılmak zorunda kalınan asgari ücrete görece yüksek zammın kıdeme göre tüm işçilere yansıtılması için başlayan “fark” eylemlerinin de öncülüğünü üstlendiler.

Gençleşmiş, en az lise düzeyinde eğitimli, iletişim teknolojisiyle barışık genç metal işçisi kuşağı kuşkusuz ülkenin egemen muhafazakar sağ politik ortamın içinde şekillenmelerine rağmen sınıf gerçekliği içinde yapay bölünmeleri aşmadan sınıfsal birliğe varamayacaklarını Türk Metal yıllarında tecrübe etmişlerdi. Gelişen işçi reaksiyonun politik altlığı milliyetçi muhafazakar söyleme dayansa da Bursa’nın etnik-kültürel yapı ( özellikle de göçmenlik ve Artvinlilik) üzerinden geçmiş mücadele birikimleri açısından zengin bir hafızadan besleniyorlar. Bu işçi yapısı devlet, sermaye, Türk Metal, AKP tarafından geliştirilen DİSK’i şeytanlaştıran kara propagandaya (DİSK’e verdiğiniz aidatlar şehitlerin kanını döken PKK’ye gidiyordan başlayıp Allahsız, dinsiz ve saire ye giden, bildiğiniz ama etkili propaganda) kulak asmayıp markası Devrimci olan sendikaya üye oldular. İşçilerin ileriye doğru her tür ideolojik saldırıyı aşarak geldikleri sendika olan BMİS, kongrede işçilerin aştığı savaştığı ideolojik dili yeniden üreten sorumsuzluğu muhalefet kolaycılığı olarak değerlendi. BMİS’in uzmanı olan kalemler kendilerini Renault işçilerinin önderi sanıp bu geri tutumu teoriye dayandırma çabasına girişerek patronun gözüne girmeye çalıştılar.

İddiamız şudur ve dostçadır. Gezi’deki topluluğun ana arayışının eşitlik, özgürlük, kardeşlik temelinde ileri bir sol anlayış değil de, aslında toplumsal siyasal ekseni dağılmış olan ulusalcılık olduğunu iddia edip, ulusal bayrak yeniden solun eline geçmiştir gibi tezler ileri sürüp ulusalcılığa gidecek olduğunu varsaydığı kitlelerin bir kısmını kendi aygıtına çekmeye çalışan anlayışın güncel uzantısıdır bu. Danışman aklıyla saray yönetilebilir belki ama uzman aklıyla sendika yönetilemez. Yönetilince de böyle bir gereksiz garabeti sırtlanmak zorunda kalıyoruz. BMİS, DİSK’in sendikaya benzer tek yapısı olmasına dayanarak haklı muhalefetini meşru temelde yürütse Renault işçisinin ana yönelimi doğru kavrasa düşmeyeceği hataya maalesef düştü; şimdi öz eleştiri zamanı. Açık söyleyelim biz her ne kadar DİSK içindeki kavganın bir tarafı değilsek bile eski kafalı solcular olarak metalcilere daha yakın hissediyorduk kendimizi. Diğer yandan DİSK Derneği’nin iktidarına gelen yapı ana politik söylemi açısından anlaşılabilir bir yapı, AKP ve saray karşısında net tutuma sahip olması, Kürt Barışı konusunda net fikirler ifade etmesi gibi tutumlar günümüz Türkiye solunun ortalamaları. Buna rağmen tam da bu solculara iyi gelen söylemi ile bürokratik sendikal tarzlarını gizleyen meşrulaştıran bir tuhaf birlik. Kabul ediyoruz Kani Beko tüm DİSK Başkan’ları içinde politik dili bize yani devrimcilere sosyalistlere en yakın olandır. Ya da Genel Sekreter Arzu Çerkezoğlu doğrudan devrimci sosyalist bir geleneğin insanıdır.  Ancak bu durum Genel-İş’in kıdem, asgari ücret vb konularda AKP karşısında konumlanma rahatlığını CHP ve HDP’li belediyelerdeki taşeron uygulamalara ve ücretlere ilişkin hiçbir zaman gösteremediği konusunda bize bir şey anlatmaz. Kani Beko, mesela kaç yıllık sendikacıdır? Sendikacılığın bir mesleğe dönüştürülmesine bu ekibi destekleyen siyasetlerden neden tek ses çıkmaz? Ferda Koç gibi önemli bir sosyalist siyaset aydınının kongre değerlendirmesine dair yazdığı nalıncı keseri tarzında içeriği doğru ancak gerçekliği manipüle edici, kendi sıkıntılı konumlanışlarını gizleme amaçlı yazılar Lastik-İş, Tekstil-İş gibi MHP’emsi, sarımsı sendikalara tek bir şey söylemeye gerek duyurmuyor.

Lastik-İş demişken birkaç vurguyu ekleyelim. Lastik-İş bir süre önce “sosyal demokrat” meslekten sendikacılarca soyulup kasası boşaltılıp iflasa sürüklenmiş bir sendikaydı. Şu an başkanlığını yapan Abdullah Karacan’ı, vaktiyle Rıza Kuas’ı da önderleştiren İzmit-Sakarya işçisi kurtarıcı olarak öne çıkartı. Ve Karacan Tayyip stilli, kabadayı sendikacılık tarzıyla sendikayı bataktan kurtarıp bol tesisli bol yatırıma sahip bir sendikaya dönüştürerek ciddi bir hegemonya oluşturdu. Kısa vadede iktidarı sarsılmayacağı için ve de İzmit’in en köklü ve kentli işçi yapısına dayandığı için sağ kökenli olsa bile “en sol”la ittifakı kendi tabanına kolay anlatabilen bir sendikacı. Tekstil-İş’i Rıdvan Budak ve Kazım Doğan’ı geçmiş rezillikleri ve Greif sürecindeki satışlarıyla zaten biliyoruz. Kızıl Bayrakçı arkadaşların bu sendikaya yönelik eleştirilerini büyük oranda sahipleniyoruz. Kızıl Bayrak deyince bu yazının ruhu gereği bu arkadaşlara bizim dostça politik eleştirilerimizi başka bir yazıya kalmak üzere DİSK’çilerin bu arkadaşlara yaklaşımı üzerine birkaç şey söylemek lazım. Neredeyse her iki DİSK cenahı da Kızıl Bayrakçı arkadaşlardan şeytandan söz eder gibi söz eder. Bunun tek nedeni bizce sınıf ve sendikal mücadeleye dair en genel ilkeleri agresif bir tarzda sürekli ve her güncel olayda yeniden üreterek hatırlatma marifeti göstermeleridir. Yani hiç yapıcı değiller yıkıcılar derken kendilerini genelde öven ve ancak lalettayin eleştiren alışkın oldukları genel ‘sol’ tutumu neden almadıklarına dair bir şaşkınlık ifade etmiş oluyorlar.

3- Her ne olursa olsun işçiler arasında DİSK’in adının çağrıştırdıkları bambaşkadır. İçi beni yakar dışı aleme ilaçtır misali. En sağ muhafazakar işçi toplulukları açısından bile DİSK deyince onun tarihinde verdiği büyük kavgaların mit haline gelmiş olması nedeniyle bu mücadelelerdeki kararlılığı, militanlığı, geri adım atmaması, söküp alması, satın alınamaması gibi değerlerle yüklüdür. Marka olarak DİSK’in bugünkü ağırlığını oluşturan şey onun böylesi bir geçmişle mayalanmış olan “Devrimci” kimliğidir. Bu kimlik çok önemlidir, kolay taşınmaz herkesin üzerinde de durmaz.

Sınıf sendikacılığının tarihsel merkezi DİSK’in durumu böyle ama peki bu durum bize sınıf sendikacılığı hakkında ne söylüyor. Aslına bakılırsa bir yönüyle de çeşitli sosyalizm anlayışlarının sendikal harekette etkin olma arayışlarına da karşılık gelen sınıf sendikacılığı, sınıf ve kitle sendikacılığı, toplumsal hareket sendikacılığı ve benzeri sendikal yaklaşımlara dair tartışmalar çoktandır rafa kaldırılmış durumda. AKP’ye yakın çevrelerin hizmet sendikacılığı anlayışı karşısında somut içeriği olan bir sınıfçı tutum etrafta gözükmüyor. Kanaatimizce sendikaları önce “sendikacılardan”, profesyonel sendikacılardan kurtarmak gerekiyor, işçilerin yönettiği sendikalar bir “Özyönetim Sendikacılığı” ütopya mıdır? İşçilerin yönettiği sendikalar, tüzüklerinde yönetimdeki işçilerin bürokratlaşmasını engelleyecek rotasyon gibi maaş sınırları gibi profesyonelliği enikonu kısıtlayan, ana karar sürecini komite ve meclislere bırakan yöntemleri olan sendikalar tahayyül etmek o kadar mı zor. Kendi siyasetlerini bu hale sokmuş solcu teşkilat şeflerine selam çakmayan işçilerin yönetimi illa sınıf ihanetine mi yol açar. İşçilerin sendikalarında özyönetimin önünü açalım, sonra sendikal hareketi tekrar tartışırız.

 

Share.

Comments are closed.