Hakan Plastik Direnişinin Kazanımları Üzerine Notlar – Başaran Aksu

0

 

Hakan Plastik, İsviçre menşeili uluslararası bir firma olan George Fisher’in sahibi olduğu ve Çerkezköy’deki Kapaklı Organize Sanayi Bölgesi’nde 600, Urfa’da 200 işçi çalıştıran bir işletme. Elbette ucuz iş gücüne dayalı sömürü mekanizmalarını oldukça yetkinleştirmiş bir firma. Firma işçi denetimini küçük yerli ortağa yaptırıyor. Çerkezköy’deki fabrika, Çorlu-Çerkezköy havzasındaki binlerce iş yerinde olduğu gibi sendikasız, kuralsız, denetimsiz işleyen bir fabrikaydı.

Serbest Bölgeler’de devlet, sermayenin serbestliği için yanına bir de organize sanayi bölgesi tanımlaması ekleyerek sermayenin organizasyona bir düzenek sağlamış oluyor.  Esnek, kuralsız çalışmanın bütün yöntemleri, yoksullaştırılarak bu fabrikalara sürülmüş işçiler üzerinde uygulanıyor. Direnen, sorgulayan işçilerin kolaylıkla işten atılmakla kalmıyorlar. Organize Sanayi Bölgesi düzeyinde entegre haline getirilen insan kaynakları departmanlarının irtibatları üzerinden bölgede iş bulamaz hale getirilip, cezalandırılıyorlar ve böylelikle diğer işçiler için de birer ibret vesikası haline dönüştürüyorlar. Geçtiğimiz yirmi beş yılın hafızasında böyle binlerce vaka söz konusu.

Sekiz saat çalışmanın bile izine rastlanamayan bölgede insan sağlığı ve güvenliği açısından ciddi tehlike ve tehditler içeren iş yerlerinde borç mecburiyetiyle ekmek parasına, işverenler karşısında sürekli geri çekilerek, sineye çekerek çalışmaya devam ettiler ve ediyorlar. Ancak birkaç yıldır işçilerin dünyasında bir şeyler değiştiğini, değişmeye devam edeceğini söylemeye çalışıyoruz. Sermaye ve devlet neredeyse tüm direniş ve örgütlenme girişimlerini yendi ya da boşa çıkardı. Ancak buralarda bir oluşum süreci işçi mücadelesi açısından işlemeye devam etti.  İşçiler klasik sendikal örgütlenmelerle aşamadıkları “devlet-sermaye-sendika bürokrasisi” üçlüsünü alt edebilmenin yolunu kendi tarihlerinden taşıdıkları araç ve yöntemleri güncelleyerek, onlara bugünün biçimi taşıyarak buldular: İşyeri komite ve konseyleri.

On yılı aşkın süredir Çorlu-Çerkezköy havzasında sürdürdüğümüz “güvencesizliği karşı mücadele ve haklarımız” eğitimleri ve yüzlerce işçi toplantısının sonuçları daha yeni yeni uç vermeye başladı denilebilir.  Bu eğitimlere gelmiş işçilerin ya da onların arkadaşlarının çalıştığı onlarca fabrikadan sendikal örgütlenme talepleri gelmeye başladı.  Gezi öncesinde beliren bu eğilim, Gezi sonrasında daha da cesaret kazandı diyebiliriz. GF-Hakan Plastik işçilerinden tam da bu süreçte işçi eğitimlerimize katılanlardan sendikalaşma talebi gündeme geldi. “Petrol-İş mi Lastik-İş mi” diye tartışırken on civarında işçinin Lastik-İş’e üye olduğu, fakat Lastik-İş’in yeterince ilgili davranmadığı işçilerce ifade edildi. Petrol-İş’le Farplast fabrikasının örgütlenmesini yine aynı süreçte yürütürken on civarında işçi arkadaşımız buradan atılmıştı. Bazı işçi arkadaşlarımızda Petrol-İş’in örgütlenmeye yeterince odaklanmadığı fikri hâkim olmuştu. Zaten Lastik-İş bir şekliyle işe “bulaşmış” durumdaydı ve bunu değiştirmeye gerek olmadığı fikri ağır bastı. Şayet komiteleşme faaliyeti sağlıklı bir şekilde hayat bulursa, hangi sendikanın olacağının pek bir öneminin olmadığı düşüncesinde ortaklaşıldı.

Hemen Hakan Plastik işçileriyle komitelere dair onlarca toplantı yapıldı ve komiteler oluşturuldu. Komiteleri doğrudan işçiler üretim ve vardiya düzenine göre kendileri oluşturdular.  Komiteler üzerinden hızla sürecin hazırlıklarına başladık, örgütlenme ve üyelik çalışmalarını hayata geçirdik.  Çok uzun bir süre geçmeden içinde bazı komitelerden işçilerin de olduğu 13 işçi işten atıldı.

Bu gelişme üzerine atılan işçiler ve komitelerle Çerkezköy Umut-Sen Koordinasyon Merkezi’nde toplandık.  İçeride ve dışarıda direnme kararı alındı. Görev bölüşümleri başladı. Öncelikle Çerkezköy halkını bilgilendirecek bildiriler hazırlandı. Kurumlar, sendikalar dolaşıldı. Lastik-İş sendikasının sürecin içinde olması ve süreci yönetmesi işçilerce istendi. Lastik-İş’in yerel yöneticileri önce acele edilmemesi, basın açıklaması ve çadır kurmanın yasal dayanaklarının olmadığını atılan işçilere ifade ettiler.  Fakat basın açıklamasının olduğu gün sendika olumlu bir adım atarak örgütlü olduğu üç işyerinden işçileri basın açıklamasına destek vermek için fabrika önüne getirdi. Ömürlerinde basın açıklamasına katılmamış, direniş nedir diye bilmeyen işçiler ilk günün sabahında üzerlerinde olan tedirginlikleri ve ürkeklikleri akşama doğru attılar. Ve direniş süreci boyunca kullanacakları pankartları fabrika önünde doğrudan kendileri yazmaya başladılar.

Direniş başlayınca işveren içerideki baskıyı, tehdidi ve şantajı artırdı. Sürekli bölümleri dolaşıp işçilere tehdit içeren söylevler çekmeye veya vaatlerde bulunmaya başladı.  Bizler de vardiya giriş çıkış saatlerinde işveren ve yöneticilerin söylemlerini boşa düşüren konuşmalar yapmaya başladık. Bu arada kısa sürede içerisinde fabrikada sendikal çoğunluğa ulaşmayı başardık. Urfa’da bulunan fabrikadaki işçilerle iletişim kurup, süreci onlara da aktardık. Lastik İş yöneticileri Urfa’ya gidip sürecin bilgisini paylaştılar. Akabinde onlar da üye olma başladılar. İşveren bu sefer yirminin üzerinde işçiyi işten çıkartarak tutumunu sertleştirdi. Ancak içerideki sekiz komite varlığını korudu ve örgütlenme dağılmadı. Böylelikle uzun bir direniş süreci başlamış oldu.

60 gün geride kalırken komiteler üretimi durdurabilecekleri bir aşama da olduklarını, dışarıdan güçlü bir desteğin olması durumunda vardiya değişim saatinde fabrikayı tümüyle kilitleyebilecekleri bir duruma ulaştıklarını belirlediler. Üretim bir saat ya da üç gün durdurulabilseydi sorun o günlerde çözülebilirdi. Bu bilgi sendika yöneticileriyle paylaşıldı, ancak sendika yönetimi üretimi durdurabileceği konusunda içerideki örgütlüğe güvenemediklerini, dolayısıyla bu aşamada bu işe girişemeyeceklerini, işverenle diyalog zemini aradıklarını ifade ettiler.  Üretimin durdurulacağının korkusu bile işvereni masaya oturtmaya yetti. Ancak bu görüşmeler yasal bir dayanağa sahip değildi.  İşveren bu görüşmelerde sendika yöneticilerine sendika düşmanı olmadıklarını belirtmiş, artık hiçbir işçiyi atmayacaklarına dair namus ve şeref sözü vermiş ve sendikanın istemlerini taslak halinde kendilerine iletmelerini istemişti. Talepler yurt dışındaki esas patrona iletilecek, oradan gelecek cevaba göre de pozisyon alacağını da eklemişti işveren. Ancak hemen ertesi günü, biri kadın iki işçiyi işten çıkartarak bu görüşme sürecinin anlamsızlığını ortaya koymuş oldular. Sonrasında direniş sertleşmeye başladı.

Daha önce beşer dakikayla sınırlanan servis girişlerinin önünün kesilmesi eylemi yarım saate çıkartıldı. Kavgalar çıktı. İşveren saldırılarıyla yaralanmalar, gözaltılar oldu.  Fakat polisi işçilerin üstüne salarak direnişi kıramayacağını anlayan işveren tekrar masaya oturdu.  Ancak halen yasal bir toplu sözleşme sürecine girmeden, fiili görüşmelerle hem dışarıyı hem içeriyi yormaya çalıştı. Lastik-İş Sendikası, başta sahip olduğu güvensizliğin de etkisiyle hedefini toplu sözleşme yapmakla sınırlı tutunca, işverenin bu hamlelerini sineye çekip masayı terk etmeyerek süreci işletme çizgisinde oldu. Yaptığımız ortak toplantıda Lastik-İş yöneticileri “evet o gün üretimi durdurmuş olsaydık bugün bu işveren bizimle böyle oynayamazdı” ifadesini kullanmak durumunda kaldılar. Ancak aynı çizgiyi yine terk etmediler. Biz ve işyeri komiteleri sendikaya rağmen bunu yapacak güce sahiptik, ama Lastik-İş’in civardaki üç iş yerinde örgütlü bine yakın üyesini onlar sürecin içinde olmadan fabrika önüne getiremezdik. Dışarıdan güçlü bir destek olmadan da üretimi durdurma eyleminin kırılabilme riski vardı. Bu tüm süreci havaya uçurabilirdi. Neticede komiteler şu kararı verdi: “Üretim gücü bizim elimizde, çok ters bir süreç gelişirse biz bu gücümüzü devreye tekrar sokarız, fiili görüşme sürecinin akıbetini bekleyelim.”

İşveren toplu sözleşme çağrısına yasal olarak itiraz ederken, fiili görüşmelerle süreci yürütme taktiğine de devam etti.  Lastik-İş ile yaptığımız toplantıda ortaklaştığımız dört temel talep vardı: 8 saat çalışma esas alınacak; 8 saatlik işgünü ücretlerde düşüşe neden olmayacak; taşeron uygulaması olmayacak; atılan işçiler geri alınacak.

141 gün süren direnişin ardından toplu sözleşme imzalandı. GF-Hakan Plastik’e Disk-Lastik İş Sendikası girmiş oldu. Bu önemli bir başarı çünkü civardaki örgütsüz yüzlerce fabrikadaki işçiler bu direnişin kazanıp kazanmayacağı üzerinden iddialaşmalar, tartışmalarla süreci izlediler. Hakan Plastik direnişi ve kazanımı öncelikle bu açıdan önemli. Bölgede doksanlar boyunca süren yenilgiler döneminin kapandığının tescil edilmesi açısından önemli. Ancak yine de çok fazla eksiği olan bir toplu sözleşmeyle karşı karşıya kalındığını da ifade etmek gerekir.  Evet, işçilerin sendikalaşması kazanım, ikramiye ve erzak sayılarının artırılması kazanım,  ancak ustaların sendika üyeliğinde kapsam dışı bırakılmış olması önümüzdeki dönem için mücadele konusu. Sekiz saat çalışmaya geçilmesinin 2015 başına bırakılması da önemli bir eksiklik.  Direnişin yüzüncü gününden sonra sayıları artırılan taşeron işçilerin tümünün toplu sözleşme gereğince kadroya aktarılıp aktarılmayacağını da takip etmek gerektiriyor. İşten atılan direnişçi işçi arkadaşlarımızın önemli bir bölümü Lastik-İş’in örgütlü olduğu diğer fabrikalarda iş başı yaptılar. Bir kısmı Umut-Sen üzerinden başka işlere yerleştiler, durumlarından hoşnutlar ama doğru çözüm aynı iş yerine “havalı” bir şekilde girmeleriydi. Sendika yöneticisi arkadaş “bu iş bitmiş” değil diyor.

İşyerinde geliştirmeye çalıştığımız demokrasi anlayışımız işyeri temsilciliği seçimlerinde büyük oranda karşılık buldu. Örgütlenme sürecinde işyerinde etkin olan arkadaşlarımız temsilciliğe seçildiler. Mücadele başlıkları değişti.  Şimdi hem temsilci arkadaşlarımız hem de komiteler yeni mücadele başlıklarına göre hem Hakan Plastik’teki kazanımların korunması ve ilerletilmesi hem de civar iş yerlerindeki örgütlenmelere dair görev bölüşümleri ile geleceğe hazırlanıyorlar.

Not:

Direnişin 76. gününden itibaren Soma’ya geçtim. Bu örgütlenmeye sahiden büyük emeği geçen, işçilerin sahiden yoldaşı, ablası olan Çerkezköy Umut-Sen’den Sevgi Mardin’e, Şenol Kurt’a, Nuran Abla’ya, Cuma Abi’ye; Ankara ve İstanbul’da İsviçre konsoloslukları  önünde yaptıkları dayanışma eylemleriyle direnişe katkı sunan ‘Umut-Sen’cilere;  hazırladıkları videoyla direnişin kamuoyu oluşturmasına katkı sunan ‘Başlangıç’çılara;  üç yıldır bu bölgeye usanmadan, bıkmadan işçi eğitimlerine veren, telefonları işçilerin dertlerine sorunlarına hep açık olan Umut-Sen Hukuk Kolektifi’nden avukat arkadaşlarımız Ceren Uysal, Mürsel Ünder, Fatma Arda, Mutlu Arslan, Güldem Demir’e; yine işçi eğitimlerine ve direnişe verdiği destekle Volkan Yaraşır’a; direnişi sahiplendikleri ve kamuoyu oluşturdukları  için Birgün Gazetesi, sendika.org  sitesi  ve Kızıl Bayrak Dergisi’ne; direnişi  daha ilk gün ziyaret eden Greif, Kazavo ve Stampa işçilerine katkıları ve dayanışmaları nedeniyle işçi arkadaşlarımız teşekkürlerini iletmemi istediler.

Lastik-İş örgütlenmesinin gizli gücü (sarı) Kemal Abi’ye, sendikanın neredeyse her şeyi profilini çizen Üzeyir Abi’ye, Şube Başkanı Ali Abi’ye, yönetici Sinan Abi’ye ve Çerkezköy Temsilcileri olan ve her gün direniş alanından ayrılmadan duran Bülent ve Neco’ya, daha çok da Lastik-İş’in Çerkezköy’de örgütlü olduğu işyerlerindeki işçi arkadaşlarımız ve temsilcilerine gösterdikleri sınıf dayanışması ve kardeşliği için teşekkür etmek gerekir.

Ancak her işçi mücadelesinin yaratıcıları vardır. İçerideki komitelerimizde arkadaşlarımızın kararlılığı, yılmayışları, korkmayışları direnişin kazanması açısından çok önemliydi. Birileri bedel ödemeyi göze aldı ve bedel ödedi. Onlar sınıfın kahramanları, yani sıradan insanları, yani gerçek önderleridirler: Başta Mustafa, Gürsoy, Deniz, Ahmet, Tamer, Gökhan, Arslan, Abdullah, Bekir Abi,  Apo, Özkan,  Adem, Ümit, Umut, Sedat, Ersin, Orbay, Serhat, Dursun, Ali Abi, Sedat, Erol olmak üzere atılan ve direnen kardeşlerimiz, direnişe başlarken farkında olmadıkları hakikatler edinerek, şimdi “koca bir dünyayı yeni baştan ancak biz kurabiliriz” bilinciyle işçiliğe devam ediyorlar. Aynı sadelik ve sıradanlıkla.

Share.

Comments are closed.