gününde

Hakan Koçak ile Röportaj: Bugün parti-devletin kendi sendikaları daha doğrusu korporasyonları oluşuyor

0

1-Farklı yerlerde birbirinden habersiz olarak gerçekleşen işçi hareketleri arasındaki iletişim kanalları nasıl ve hangi yöntemlerle geliştirilebilir?

Her işçi hareketinin çok farklı bir dinamiği var. Yürütücüleri, öncüleri, öncelikleri, motivasyonları, destekleri, kapasiteleri  vb. farklı. Koordine edilmeleri, bir çatı altına toplanmaları mümkün değil ama yine de iletişimde olmaları güçlendirici olur elbette. Zaten özellikle sosyal medyanın sağladığı imkanlarla bir düzeyde iletişimde oldukları görülüyor. Daha ötesi için, emek meclisi türü bir esnek oluşum olabilirdi gibi geliyor. Bu tür bir bir araya geliş salt direnişçileri değil dayanışmacıları da kapsamalı kanımca. Geçmişte SEKA Direnişi ile dayanışma için kurulan komite iyi bir örnek olmuştu. Daha geniş ufuklu ve katılımlı bir odak oluşturulabilir. Direnişçi işçilerin yanı sıra sendikal kadroların, emek aktivistlerinin, sınıfın organik aydınlarının, soldan dayanışmacıların da içinde yer aldığı, sınıfın dayanışma kapasitesini yükseltmeye yönelik bir oluşum söz ettiğim. Belirli ilkeler temelinde çalışacak, direnişlerin özgüllüklerine saygı gösterecek, ortak direniş medyası oluşturabilecek, dayanışma fonları kuracak, gerektiğinde lojistik, hukuki vb. destek sağlayabilecek, direnişlerin sesini geniş emekçi kesimlere yayacak bir oluşumun imkanları üzerine düşünülebilir kanaatindeyim.

2-Bu sene Arjantin’de gerçekleşen işçi grevinde kamu emekçileri ve diğer sektörlerden işçilerin greve destek için iş bırakma eylemine katıldığını görmüştük. Sizce Türkiye’de böyle bir kitlesel iş bırakma eyleminin imkanları nerede yatmaktadır?

Doğrusu bir süre için kamu emekçileri cenahından büyük şeyler beklemeyi gerçekçi görmüyorum. Süren fiili OHAL düzeni içinde, KHK’larla tarumar edilmiş, ezici bir Memur-Sen örgütlülüğün zorla sağlandığı, KESK’in son derece zayıfladığı bu kesitte kamu emekçilerinin kendi hak mücadelelerine asgari düzeyde katılmaları bile olumlu bir gelişme olur.

Söz ettiğiniz türden ortak mücadeleler 2000’ler başında dağılan Emek Platformu gibi oluşumlarla mümkün olabilir- ki söz konusu platformla bir ölçüde olabilmişti de- diye düşünüyorum. Görünen o ki kısa vadede böyle bir oluşumun ortaya çıkma olasılığı yok gibi.  Yine böyle bir eylemin tabanda altyapısını hazırlayacak, örneğin 89 Bahar Eylemlerindeki gibi, komiteler, yerel birlikler de yok ya da çok zayıf.

Ancak sınıfın farklı kollarını değil de ağırlıkla özel sektör işçilerini içine alabilecek kitlesel eylemden söz ediliyorsa, örneğin kıdem tazminatına yönelik somut bir girişimin ortaya çıkması tetikleyici olabilir. Bu veya benzer türden gerekçelerle ortaya çıkabilecek türden bir toplu eylemin de mevcut sendikaları da aşarak yaşanabileceğini düşünüyorum.

3-Sendikalı işçi sayısı giderek artarken eylemlilik aynı oranda artmıyor. Türkiye’de sarı sendikacılığı bu çelişkili ilişki üzerinden nasıl değerlendirirsiniz?

Bu artışa yakından bakınca rejimin çalışma ilişkileri alanındaki dinamiklerini görmek mümkün. Bu artışın içinde rejimin has sendikal örgütü olan Hak-İş’in payı büyük ve sendikalaşanların çoğu da kamudaki taşeron işçileri. Son yıllarda sendikalaşan işçilerin büyük bölümü Hak-İş’e, daha azı Türk-İş’e ve hayli sınırlı bir bölümü DİSK’e bağlı sendikalara üye oldular. Hak-İş üye sayısını 4-5 kat artırdı. Hak-İş’in sendikalı işçiler içindeki temsil oranı yüzde üçte bire yükselirken, Türk-İş’inki yüzde 50’lere geriledi, DİSK’in ise yüzde 9-10 düzeyinde kaldı. Sendikalaşmanın taşeron işçilerde yoğunlaşması ve Hak-İş’e yönelmesinin belirgin bir örneği tek başına Hak-İş üyesi Hizmet-İş’in 2013’te 50 bin olan üye sayısının 300 binlere yükseltmiş olması. Daha önce kamu çalışanları alanında Memur-Sen aracılığıyla gerçekleştirilen şişirme şimdi Hak-İş aracılığıyla hayata geçiriliyor.

Yani sendikalı olanlar gerçek anlamıyla sendikalı olmuyor. Mevcut merkez yönetimi rejime tam biat etmiş olsa da Türk-İş barındırdığı farklı eğilimler ve sendikal oligarşilerin öznel çıkarları vb. nedenlerle Hak-İş kadar mutlak bir ideolojik ve örgütsel bağımlılığı gösteremediği için giderek kan kaybediyor ve Hak-İş yeni rejimin otoriter korporatist sendikal düzeninin belkemiğini oluşturmaya başlıyor. Bu, işçi hareketinin rejime içerilmesi süreci olarak okunmalı. 1947’lerde CHP’nin kendi organları eliyle kurdurttuğu ve yönlendirdiği sendikalara benzer biçimde bugün parti-devletin kendi sendikaları daha doğrusu korporasyonları oluşuyor. Zorunlu katılıma ve temsile dayalı korporatif bir yapıya doğru evriliyor. Türk-İş içindeki geleneksel muhalif kanat ise büyük ölçüde etkisizleşmiş durumda. “Muhalif” sendikalar bile dikkat çekmeden muhalefet yapmaya çalışıyor. Dolayısıyla nereden baksanız şişen sendika üyeliği rakamları işçi sınıfının artan kapasitesine işaret etmiyor.

Diğer taraftan resmi istatistiklere göre işçi sınıfı neredeyse grevi unutmuş durumda. AKP döneminde hemen tüm büyük çaplı, etkili grevlerin ertelenmiş (fiilen yasaklanmış) olmasının yanı sıra toplu sözleşme uyuşmazlıklarını greve götürme iradesi de oldukça zayıflamış durumda. Böyle bakınca işçi sınıfımız bir eylemsizlik sürecine girmiş görünebilir. Oysa gerçek durum bu değil. Emek Çalışmaları Topluluğu’nun (EÇT) derleyip raporladığı işçi eylemleri tablosu hayli inatçı ve dinamik bir emek hareketinin varlığına işaret ediyor. Raporlarda 2017’de 600 kadar vakayla ilgili olarak 1.300’ü aşkın eyleme 77 bin civarında emekçinin katıldığı tespit ediliyor. Oysa aynı yıl için Çalışma Bakanlığı istatistiklerinde yasal grevlere katılan sayısı 3.700 kadar.  Topluluğun 2016 raporu da bize OHAL döneminde bile işçi sınıfının eylemli hak arayışı iradesinin kırılmadığını gösteriyor. Yine EÇT’nin 2018 raporu da yıl içinde 83 bin işçinin katıldığı 429 işyeri temelli eylem tespit ediyor.

Tüm bu veriler Türkiye işçi hareketinin çok ciddi örgütsel zaaflarına karşın eylem kapasitesinin küçümsenmemesi gerektiğine işaret ediyor. Odağımıza hareketi geliştirmeyi ve yaygınlaştırmayı almak doğru olacaktır.

 

Share.

Comments are closed.