Had ve İhlal – Emre Yeksan

0

Şubat ayında Kadıköy ve Maltepe belediyelerinde gerçekleşen grev ve toplu sözleşme süreçlerinde gördük ki, Türkiye’de kendilerine dayatılan koşullara itiraz eden işçilere had bildirmek için hazır bekleyen oldukça geniş bir kitle var. Kendi geleceklerini düzen partilerinin siyasi ikballerine bir ölçüde bağlamış olan, üst ve orta sınıfın farklı katmanlarından bu insanlar için işçilerin talepleri ve direnişlerinden çok, patronlarının siyasi kimliği ve bu eylemlerin partiler arası siyasete etkisi önem taşıyor. İşverenlerin siyasi ilişkilerine göre işçilere destek olmaya ya da eyleme karşı çıkmaya karar veriyorlar. İşin acıklı tarafı, bu had bildiren insanların büyük bir kısmı aslında kendisinin de işçi sınıfının parçası olduğunun farkında olmayan ya da bu gerçeği bilinçli bir şekilde reddeden bireyler. Kapitalizmin ürettiği daimi kriz hali ve artan proleterleşme bu tarz bir sınıfsal ayrışmayı ortadan kaldıracağına her geçen gün daha net biçimde hissedilir hale getiriyor.

 

Bu yazıda üzerinde durmak istediğim esas mesele ise işçilerin eylemine dair bu olumsuz (ve kısmen örgütlü) tepkiler değil. Bu söylemler bir süredir üzerine düşündüğüm bir konuyu benim için daha görünür ve anlaşılır kıldı. Buna sınıf çatışmasının alt katmanlarından biri olan had bildirme – haddini aşma gerilimi diyebiliriz. İşçi sınıfı açısından önemli bir eşik olan neyin işçinin hakkı olduğundan ve bu hakların kabul edilmiş sınırlarından bahsediyorum. Kendi haddimizi nerede görüyoruz, onu aşıp aşmamaya ne şekilde karar veriyoruz? Haddini bilmekle, kendini muhatabıyla eşit kabul etmek arasında nasıl bir ilişki var? Eşitlik ufuktaki bir talep midir yoksa şu anda ve şimdi işleme konması gereken bir ilke mi?

Ben siyaset bilimci ya da felsefeci değilim. Yukarıda bahsettiğim konuların uzmanı sayılabilecek bir teorisyen de değilim. O yüzden aslında bu yazıyı yazmaya haddimi aşarak, üstüme vazife olmayan bir şeye kalkışarak başladım. Ve bir ilke olarak bunun gerekliliğini savunacağım.

Kapitalizm topluma sınıfsal temelli bir paylaşım düzenini dayatıyor ve bu sadece maddi olanın eşitsiz bölüşümü ile sınırlı değil. Bu sistem aynı zamanda neleri söyleyebileceğimizi, neler hakkında konuşabileceğimizi de belirliyor; hangi şeyleri anlayıp anlayamayacağımızı bize telkin ediyor. Nelerin haddimize olmadığının bilgisi iş bölümüne dayalı sınıflı toplumsal düzenin belirlediği biçimde içimize işlemiş, benliğimize kazınmış durumda. Dolayısıyla bir söz almadan, kendi hayatlarımıza dair herhangi bir talebi öne sürmeden önce bunu kendimize hak görüp görmediğimiz sorusuyla sınanıyoruz. Belediye grevlerine verilen tepkiler de tam olarak bu soruların işçilere yeniden hatırlatılması şeklinde ortaya çıkıyordu: “Bu dünyadaki yerinizi, sınırlarınızı bilin, açgözlülük etmeyin.”

 

Ne var ki, bazen “haddim olmayarak” diye söze başladığımızda dile getirdiğimiz, ama daha çok sessiz bir kabulle kendimize çizdiğimiz sınırlarla mücadele etmemiz gerekiyor. Ne haddimize, ne değil? Bunları kim belirliyor ve biz nasıl içselleştiriyoruz? Bu sınırları ihlal etmekten çekiniyor muyuz? Bu sorular üzerine düşünmek oldukça önemli, çünkü bunlar kendi varlığımıza yüklediğimiz değeri ve hayatımıza biçtiğimiz anlamı da ifade ediyor.

Ben had ve ihlal kavramlarıyla ilişkimizin temelde eşitlikten ne anladığımız sorusuna yaslandığını düşünüyorum. Başkasına had bildirmek de, bir şeyi kendine hak görmemek de bir eşitsizlik önkabulünden hareket ediyor. İşçinin patronla, beyaz yakalının mavi yakalıyla, kıdemli ustabaşının genç işsizle eşit olmayışı kapitalizmin ürettiği bir durum değilmiş de, neredeyse bu konumlardaki bireylerin varlıklarına içkin, onların becerileriyle sınırlı özelliklermiş gibi algılanıyor. Eşitlik ulaşılacak bir hedef, çetin mücadeleler sonucunda yoktan yaratılacak yeni bir düzlem olarak geleceğe erteleniyor.

Oysa eşitliği geleceğe havale etmeyip bugünün pratiğine yerleştirmek, onu temel bir varsayım, neredeyse bir çıkış noktası olarak ortaya koymak kapitalizmin yarattığı sınıfsallığı bizim için daha anlaşılır kılar. Herkes aslında eşittir, insanları eşitsiz hiyerarşilere tabi kılan içinde yaşadığımız sosyoekonomik sistemler, yani bugünün dünyası açısından kapitalizmdir. Bir işçinin hayatını bir patronun hayatından değersiz ya da önemsiz kabul etmediğimiz, iki birey arasında var olan bu sınıfsal ayrımın nedeninin o kişilerin farklı varoluşları, yetenekleri, özellikleri değil de, kapitalizmin varlığını sürdürebilmek adına sürekli olarak ürettiği bir eşitsizleştirme pratiği olduğunu kavradığımız noktada haddimizin nasıl belirlendiği de, onu ihlal etmenin gerekliliği de daha belirgin biçimde ortaya çıkıyor.

Özetle, taleplerimizi oluşturmaya şunu söyleyerek başlamak gerekiyor: ben, sen ve o eşitiz; bizi eşitsiz kılan toplumsal düzen ve maddi ilişkiler. Bu sebeple kendi hayatım, varlığım, ihtiyaçlarım konusunda bana kimse had bildiremez. Hatta bunun da ötesinde ben kendime çizdiğim sınırlarla, bu eşitsizlik düzeninin bilincime işlediği haddimi bilme eğilimiyle de mücadele etmeliyim.

Bu anlamda işçi mücadelesinin, toplumsal olarak kendilerine dayatılmış konumlara ve rollere karşı haddini aşma stratejisi güden feminizmden ve lgbti+ mücadelesinden alması gereken önemli dersler var. İşe sermayenin işçi sınıfına çizdiği sınırları reddederek, “bana had bildirmek senin ne haddine” diyerek başlamak gerekiyor.

Çünkü haddini bilmek, birçok şeyi kendine hak görmemek aynı zamanda hayatı için sorumluluk almamak anlamına da geliyor. Kapitalizmin yarattığı bu korkunç eşitsizliği kabul etmek, kendi yaşamını, varlığını önemsizleştirmek de demek bu aynı zamanda. Fakat şu da bir gerçek ki bireysel düzlemde bunları aşmak, had bildirenlere karşı kendi eşitliğini ortaya koymak hiç de kolay değil. Örgütlü mücadele ise bu karşı koyuşun iddiasını zaten içinde taşıyor. O yüzden işçi sınıfının her örgütlü tavrı aynı zamanda bir haddini aşma girişimi anlamına da geliyor. Yapılması gereken ise bunun bilinçli bir stratejiye dönüştürülmesi.

Taleplerimizi ortaya koyduğumuzda “biz sadece hakkımız olanı istiyoruz” demek yerine, Gazapizm’in “Ölüler Dirilerden Çalacak” şarkısında dediği gibi, sadece “hakkımız olanda değil, fazlasında gözümüz var” diyebilmeliyiz. Haddimizi aşmaktan, taleplerimize dayatılan o sınırları ihlal etmekten çekinmemeliyiz.

Share.

Comments are closed.