Ana Sayfa 6356'yı parçala Güvencesizliğin göçmen yüzü ve örgütlenme olanakları - Pelin Laçın

Güvencesizliğin göçmen yüzü ve örgütlenme olanakları – Pelin Laçın

Umut-Sen’in 6 Kasım Pazar günü, “6356’yı Parçala, Ekmek, Adalet ve Özgürlük için Ayağa!” şiarıyla düzenlediği İşçi Forumu için Göçmen Sendikası Girişimi’nden Pelin Laçın’ın hazırladığı konuşma metnini sizlerle paylaşıyoruz: 

Kapitalizmin eşitsiz gelişimi 19. Yüzyıl’dan bu yana meydana gelen önemli göç dalgalarının sebebi oldu. Bu sürecin uyaranları ise Avrupa ve Küresel Güney’de tarım işçilerinin yoksullaşması, mülksüzleştirilmesi ve göçertilmesi. O zamandan beri kapitalist ekonominin göçe duyduğu ihtiyaç ileri kapitalist ülkelerin dayattığı baskıcı göç yasaları, uluslararası anlaşmalar ve çalışma rejimine yönelik değişiklerle kendini gösteriyor. Göçün kontrolü emperyal çıkarlarla belirleniyor.

Göç politikalarıyla sadece mülteci ve göçmenleri reddetmek, geri itmek anlaşılmamalıdır. Aynı zamanda emek göçünün emperyal çıkar doğrultusunda kontrolü de sağlanmaktadır. Bugün de görüyoruz ki göç politikaları belirli sanayi kollarındaki iş gücü açığını kapatmak ve ucuz işgücü sömürüsünü kolaylaştırmak için var. Bu bağlamda, realpolitik düzlemde neoliberalizm sona eriyor mu, tartışmaları sürerken göçü sermayenin teşvik ettiğinin kanıtı olarak ücretlerle çalışma standartlarını düşürmenin araçlarının bir tanesinin “yedek işçi ordusu” olduğunu söylemeliyiz.

Ancak bu ordu 19. Yüzyıldaki anlamıyla sınırlı değildir. Bugün kayıtlı ekonominin gizli işgücünü meydana getirdiğini de görüyoruz. Tedarik zincirlerinin Türkiye’de hala ayakta duruyor olması bu sömürü çarkının düzgün çalışıyor olmasından kaynaklanıyor. IOM verilerine göre Türkiye dünyada en fazla göç alan 20 ülke arasında 12. sırada. Türkiye’de 6 milyondan fazla göçmen var. Hızla artan yoksulluk, denetimsizlik işçileri zorlu şartlarda çalışmaya sürüklüyor. Kayıtdışı ve güvencesiz yaşam sağlık hizmetlerinden muaf olmak, iş kazalarına karşı güvence ve sendikalaşma hakları ellerinden alınıyor. Kayıtdışılık bir istisna değil. Aksine kayıtdışılığın, göçmen emeği sömürüsü ve ırkçılığın çalışma rejiminin normu haline gelen pratikler olduğunu görüyoruz.

Tedarik zincirleri bağlamında bu pratikler küresel boyutta değerlendirilmeli. Zara gibi büyük markaların dahil olduğu Inditex grubunun deklare ettiği tedarikçilere yönelik davranış kuralları var. Bu listede “ayrımcılık yapılamaz” maddesi yer alıyor. Ama somut veriler göçmen işçilerin ayrımcılık yaşadığını aktarıyor. Örgütlenme özgürlüğü ve TİS vardır, deniliyor ama kayıtdışı işçiler sendikalaşamadığı için hukuki haklardan yararlanamaz. Yani dünyada büyük bir sarmalın içerisinde göçmen işçiler savruluyor.

Öte yandan Türkiye’de sanayinin çeşitli kollarında da göçmenler güvencesiz istihdam edilmek isteniyor. Emperyalist planlar dahilinde ekonomik büyüme modelleri içerisinde göçmen emeğinin işgücü piyasasına nasıl eklemlenebileceği üzerine stratejiler geliştiriliyor.

Kapitalist örgütler TÜSİAD, MÜSİAD, TİSK göçmen işçiler üzerinde planlar yapmaya devam ediyor. TİSK(2020) “Göçmenlerin İş Piyasasına Uyum Raporu”nda büyük fabrikalarda göçmen işçi çalıştırılması için hükümetten ek düzenleme talep etmişti. Hak-İş, Türk-İş gibi sarı sendikalar ile tarihsel mücadeleci çizgisinden sapmış DİSK de bu talebe öyle veya böyle çanak tutuyor.

Bürokratik sendikaların da katıldığı Labour 20 zirvesinde “sosyal diyalog” sendikacılığını sürdürerek mücadele yürütülmeyeceği çok açık. Bu ancak kapitalistlere karşı mücadelenin değil, uzlaşmanın bir aracı.

Türkiye göçmen işçi deposu olarak sömürünün taşeronluğunu yaparken Türkiye’de olan biten bütün göçmen karşıtı politikalar ve sömürü döngüsü emperyalistler eliyle örgütleniyor.

Son dönemlerde sağ popülizmin yükselişi ile göçmenlere karşı üretilen ırkçı söylemlerin işçi sınıfındaki etkisi de linç, saldırı girişimleri oluyor. Bu saldırı girişimleriyle karşılaşılmaması için dayanışmayı güçlendirmemiz gerekiyor. Yaratılmak istenen suni gündemle; derinleşen ekonomik kriz, açlık, yoksulluk, işsizlik, kadın cinayetleri, çevre katliamı gibi sorunların üstü örtülmeye çalışılıyor. Gerçek yakıcı sorunların bunlar olduğunu, bu sorunlara neden olanların da sermaye ve onun devletinin olduğunu daha çok anlatmak gerek.

Seçim öncesinde mülteciler üzerinde uygulanan geri gönderme operasyonlarıyla iktidarın hamle yapmasına neden olabilecek mülteci karşıtı her söylemin karşısındayız. Göçmenleri “öteki”, “aşağı” olarak kurgulayan egemen siyasetçileri teşhir edecek ve esas kaygılarının seçim olduğunu her yerde ifade edeceğiz.

Bizler biliyoruz ki ırkçılık kapitalizm için bir bahanedir. Biz de göçmen işçiler ve yerli işçiler arasında yaratılan suni rekabete karşı işçilerin birliğini savunan, çıkarlarının burjuvaziye karşı ortak olduğu bilincinden hareketle fiili örgütlenmeler kurmaya çalışmaktayız.

Birkaç yıldır örgütlenme olanakları arayışı içerisine girdik. Pandemi koşullarında göçmenler eğitim, sağlık, çalışma, barınma gibi hakları üzerine ciddi hak kayıpları yaşadılar. Girişimimiz göçmenlerin insani ve eşit yaşam sürmelerinin mücadelesini veren herkese bu alanda somut sorumluluk alabilmesi ve dayanışmasına dönüktür. Bu noktada göçmen/yabancı karşıtı politikalara karşı göçmenlerle birlikte örgütlü mücadele etmek ve sınıf dayanışmasını yükseltmek için, fiili, meşru, bağımsız bir odak sendikacılığı sloganıyla bir araya geldik.

Sendikalaşma göçmen ve yerli işçilerin yasal haklarını güvence altına almak için mücadelenin bir ayağını oluşturmaktadır. 6356 sayılı kanunda kurucular için eski yasadaki “Türk vatandaşı olma, Türkçe okur yazar olma ve sendikanın kurulacağı işkolunda fiilen çalışır olma koşulları” kaldırılmış, sadece “fiil ehliyeti”ne sahip gerçek ve tüzel kişilerin kurucu olabileceği belirtilmiş, kuruculuk için tüzükte öngörülen koşullarda yetinilebileceği ifade edilmiştir. Kanuna göre göçmenlerin sendika kurması önünde yasal engel yok, fiili engeller var. Bu engeller ise geçici koruma başvurusu ve kimliklenme süreçlerinin zorlaştırılması, ancak patronların Çalışma Bakanlığı’na başvuru yapması ve bakanlığın da onay vermesi sonucuyla resmi kayıtlı çalışan statüsüne geçmesi. Bu şekilde göçmen işçilerin patron ve devlet eliyle kısıtlanan çalışma hakkının sendikal örgütlülükle güçlendirmeleri olanaksız.

Patronlarla birlikte “sosyal diyalog” sendikacılığı yapan bürokratik sendikaların göçmenlerin sorunlarına eğilmek şöyle dursun, çalışma hakkına bir çözüm üretmeyeceğini elbette biliyoruz.

Biz, göçmenlerin kayıtlanma süreçlerinde çalışmanın doğrudan bir hak olarak tanınmasını, anayasal güvence altına alınmasını talep ediyoruz. Çeşitli hukuki mecralarda ve fiili çalışmalarımızla bu talebimizi somutlaştırıyoruz.

Sendikal mücadele verirken bu yasalara sıkışan değil, o yasalar üzerinde etki yaratabilecek, güç oluşturabilecek bir pratiğin, hareketin sınıf mücadelesinde esas karşılığını bulabileceği kanaatindeyiz.

Bu noktada göçmenlerin işçi sınıfının ayrılmaz bir parçası olduğunu tekrar ediyoruz.

Bu örgütlü çabayı sınıfın enternasyonalist mücadelesi doğrultusunda gerçekleştirilen politik ve ideolojik bir görev olarak kabul ediyoruz. Çabamız kendinden daha ‘aşağı’ durumda olana yardım etmek değil, özgür ve eşit bir yaşamı birlikte yaratabilmenin önkoşulu olarak sınıf dayanışmasına dayanıyor.

Son olarak, tüm dünyada ve Türkiye’de, sermayenin sınırları yerle yeksân olana dek; göçmenlerin açık denizlerde boğulmadığı, iş cinayetlerinde ölmediği, nefret saldırılarına uğramadığı, çocukların zorbalığa maruz kalmadığı eşit ve adil bir düzen için mücadeleye devam edecek, kavgamızı önceden birilerinin tayin ettiği bir hakikatin temsilcisi olarak değil, proletarya nezdinde kazanılan bir pozisyon olarak doruklaştıracağız.

İlgili İçerikler

Son Eklenenler