Gurbetçi Şaban – Şahin Özden

0

Sahte çelişkilerin gitgide görünür kılındığı ve kutuplaşmanın bölünmelere ve nefrete yol açtığı karanlık günlerden geçiyoruz. Tam da bu günlerde sevdiğimiz sanatçılardan, aydınlardan bu karanlığa dair bir çift kelam bekliyoruz, belki buna hakkımız da vardır. Bu bölünmüşlük ve nefret atmosferinde hepimiz ne olursak olalım, Kemal Sunal ve sanatına olan sevgimiz konusunda birleşiriz. Neredeyse hepimiz onun filmleriyle gülmüş, kederlenmiş ya da sinirlenmişizdir. Toplumun her kesimine hitap edebilen ve toplumun her kesimini sanatına konu edinen bir sanatçıydı Kemal Sunal; ölümünden yıllarca sonra bile sitayişle anılması da bu yüzdendir.

Varsayımların ucu açık, gidişatı muğlak olsa da, şu soruyu yine de sorabiliriz: Kemal Sunal bugün yaşasaydı ne yapardı? Bu bölünmüşlüğe ve nefrete, birbiri ardına gelen ölümlere, giderek bir istatistik halini alan katliamlara karşı bir duruş sergiler miydi? Bu sorunun cevabını vermeyeceğiz, başka bir şey söylemek için soruldu bu soru: sanatçıdan, aydından toplum dışında müstakil bir insan kabulu ile toplum adına söz söylemesini beklemek ne kadar anlamlıdır?

Uzun yıllar Kemal Sunal’ı yalnızca televizyonda izleyebildiğimiz için ‘Köşeyi Dönen Adam’ filminin final sahnesini çok geç öğrendik. Bu final sahnesinde bir büro işçisini canlandıran Kemal Sunal, toplumdaki ikiyüzlülükten, çıkarcılıktan dolayı hayal kırıklığına uğramış ve bir başına kalmışken kendine şu soruyu sorar: Hiç mi insanlık yok, kime inanacağız, neye güveneceğiz? Ardından gayriihtiyari olarak kendini bir işçi kortejinin önünde bulur ve işçilerle birlikte kendini 1 Mayıs marşını söylerken bulur. Söylenen açıktır: Kurtuluş işçi sınıfının ellerindedir, güvenilecek olan işçi sınıfının öz gücüdür. Sene 1978’dir.

Aradan yıllar geçer, 80 darbesi toplumu öğütürken işçi sınıfının örgütlülüğünü de kırar, artık zaman başka bir zamandır. Kemal Sunal bu sefer başka bir filminde yine bir işçi rolündedir, fakat bu karakter kurtuluşu işçi sınıfında bulan bir karakterden çok uzaktır. Filmin adı Gurbetçi Şaban, Kemal Sunal’ın oynadığı karakter ise Almanya’ya çalışmaya gitmiş bir Türk işçisidir.

İşçi Şaban karakteri dönemin atmosferinin etkisiyle, film boyunca işçi sınıfının bir üyesi değil de yalnızca Türk kimliği ile temsil edilir. Alman patronların fabrikalarında çalışırken sömürünün ön plana çıkarılan öğeleri Almanlık-Türklük ikiliğidir. Şaban’ın gizli bir Nazi olan patronu kötü bir karikatürizasyonla ofisindeki Hitler resmine selam verir. Şaban’ı Türk olduğu için aşağı görür ve sürekli ona hizmet etmesini ister. Şaban ise bir işçi olarak değil fakat Türk olarak bu karşıtlıkta patronun karşısına yerleşir.

İkilik Türk-Alman üzerinden kurulunca Şaban’ın filmdeki mücadele şekli de işçi sınıfının mücadelesine benzemez. O, fabrikadaki diğer arkadaşları ile örgütlenecek yerde patrona karşı gizli bir kişisel savaş başlatır. Bu güdük kurulmuş karakter gerçekçi olmayan mücadele yöntemleri ve kişisel kurnazlığı ile sonunda patronu alt eder. Fakat alt edilen tabi ki patron değil Alman’dır, bunu da filmin sonunda görürüz.

Karakter o kadar gerçek dışı kurulmuştur (tutarlılık açısından başka türlü olması da mümkün değildir) ki bütün Almanya’da tek bir arkadaşı bile yoktur.  Çünkü Şaban zaten kurnaz ve diğer işçilerden ayrı bir yerde duran önder, ilkel birikimini kurmak peşindeki Türk’tür. Filmde sırıtan tek başınalık sevgili ile kapatılmaya çalışılır. Filmin ilerleyen kısımlarında eşi olacak bu işçi kadınla olan rezil ataerkil ilişki temsili ise bir başka yazının konusu.

Nihayet filmin sonunda Şaban, Alman’ların kumarbazlık ve bunun gibi ahlaksız davranışlarından da yararlanarak fabrikanın sahibi olur. Burada iletilen açıktır: ahlaklı, zeki(kurnaz?), Türk işçi Alman patronları alt etmiştir. Peki nasıl bir alt ediştir bu? Fabrika sahibi olarak, burjuva olarak bir alt ediş. Filmin final sahnesini ise kötü bir karikatürün ikinci kez inşası ile yapar: Hitler fotoğrafı indirilir, yerine Atatürk fotoğrafı konur ve Alman’lar bu sefer Atatürk’e selam vermektedir.

Aradan geçen birkaç yılda kurtuluşu işçi sınıfında bulan ve işçi öz gücünden başka bir şeye güvenmeyen Kemal Sunal karakteri, kurtuluşu üçkağıtlarla sermayedar olup milli kimliğine güvenen bir burjuvaya dönüşmüştür. Bu değişimi toplumsal koşullardan bağımsız bir şekilde sırf Kemal Sunal’ın sanatında aramak, ya da iki filmi de profesyonel bir performans olarak görmek ne kadar doğrudur?

Bize göre mesele açıktır: işçi sınıfı güçlü olduğu zaman sanatçı işçi sınıfından yana tavır koyar. Sanatçıdan bunun ötesinde bir kahramanlık beklemek hem gereksiz hem de hayalcilik olacaktır. Yapılacak devrimci sanat işçi sınıfı dünyayı sarsarken ona yapılan hoş nakıştan ötesi değildir, bu devrimci sanatın koşullarını da işçi sınıfı oluşturacaktır.

Share.

Comments are closed.