gününde

Güncel Endüstri 4.0 ve Proletarya: Gelecek Kimin? – Volkan Yaraşır

0

Sınıf mücadelesinin farklı momentlerinde, kapitalist transformasyonda yaşanan değişiklere de bağlı olarak, “proletaryanın kaderi”, bilimsel teknolojik devrimler, “kapitalizmin insancıllığı”, “büyük anlatıların” ve hatta “tarihin sonu” gibi tartışmalar gündeme sokuldu. Bugündeki farklılığa vurgu yapan ve farklı bir gelecek tasavvurunu içeren bu tartışmalar, başlangıçta beklenmedik bir etki yarattı. Ne var ki etkilerini kaybetmeleri uzun sürmedi.

1960’lı yılların en popüler konusu, Daniel Bell’in “İdeolojilerin Sonu” çalışmasıyla parlayan, ideoloji üzerine yürütülen tartışmalar oldu. Andre Gorz’ın “Elveda Proletarya’sı” ise 1980’lerin gündemine oturdu. Gorz, proletaryayı tarih sahnesinden çıkararak, neo-liberal kapitalizmin küresel yıkıcılığını es geçip, “geleceğin gündemini belirlemeye” çalıştı. “Hegemonya ve Sosyalist Strateji”nin yazarları E. Laclau ve C. Mouffe, 1985’ten sonra radikal demokrasi tartışmalarıyla gündem oluşturdu. Çalışmaları, proletaryanın kaderine ilişkin yorumları içerdi. Tek ve bütüncül bir öznenin miadını doldurduğunu, yeni bir sosyalist projenin ancak işçi sınıfının merkezde olmadığı, farklılıkların yarattığı sosyal hareketlerin, kültürel ve mikro mücadelelerin eseri olabileceğini ileri sürdü. Fukuyama “büyük çöküş” sonrası tarihin sonunu ilan ederek, kapitalizmin mutlaklığının altını çizdi. Bu sürecin sonundaki en yeni tartışma ise endüstri 4.0 ve yapay zeka üzerine yapılan tartışmalardır. Kapitalist transformasyondaki sarsıcı değişiklikleri içeren bu tartışma, ağırlıkta teknolojik determinizm eksenli fütürist bir yaklaşımla ele alınıp, kapitalizme methiyeler üzerinden yürütülüyor.

Gerçekten de endüstri 4.0 ve bu sürecin en önemli sonuçları olan yapay zeka, robotik ve kuantum bilgisayarlarının, kapitalist üretim tekniklerinde önemli değişimlere yol açacağı ortadadır. Tanım ve kategorizasyon bize ait olmasa da üçüncü sanayi devrimi diye ifade edilen ve 1970’lerden sonra içine girilen süreç bilgisayar ve robotik teknolojide, telekomünikasyon ve biyogenetikte önemli değişimleri içeren bir dönem olarak dikkat çekmiştir. Özellikle Türkiye’de 1990’ların başında, kapitalizmin yeniden yapılanma süreci, yeni üretim teknikleri (post-fordizm, toyotizm, yalın üretim, esnek uzmanlaşma vb), bunun proletaryaya etkileri, proletaryanın yeni kompozisyonu ve alternatif teknolojiler sol kamuoyunun tartışma konularıydı. Endüstri 4.0 üzerine yürütülen tartışmalar bu tartışmaları yeniden alevlendirdi. Gerekli ve yerinde olan bu tartışmalar kapitalizmin yeniden yapılanma sürecinin incelenmesi, teknoloji ve kapitalizm ruhu arasındaki ilişkinin kavranması ve sürdürebilirlik problemi yaşayan kapitalizmin nasıl bir gelecek vaat ettiğinin anlaşılmasında yararlı olacaktır. Ayrıca konu, proletaryanın tarihsel rolüne ve proletaryanın yeni profiline ilişkin tartışmaları da besleyecektir.

Bu makale, endüstri 4.0’ın ne manaya geldiğini, bugünkü somut yansımaları ve olası etkilerini, kapitalizm teknoloji ilişkisini ve kapitalizmin ruhuna yönelik çözümlemeleri, ayrıca gelişmelerin komünist bir ufukta oturacağı bağlamı ve 21. yüzyılda doğa, insan ve teknoloji ilişkisinin nasıl biçimlenmesi gerektiği üzerine düşünceleri kapsıyor. Özellikle kapitalizmin ölümcül bir sistem olarak yarattığı yıkım ve katastrof karşısında yeryüzü kardeşliği diye tanımlayabileceğimiz doğayla bütünleşmiş, onun yaralarını sarmış ve insan merkezli olmayan, canlı cansız tüm varlıkların kardeşliği içinde insanın mana bulduğu bir gelecek tasavvurunda teknolojinin yeri inceleniyor.

ENDÜSTRİ 4.0 VE DİĞER “ENDÜSTRİ DEVRİMLERİ”

Endüstri 4.0 tanımlaması ya da modellemesi aslında kapitalizmin gelişmesini teknolojik büyük sıçramalara bağlayan ve bunun üretim sürecine yansımalarını ele alan teknolojik determinist bir anlayışı ifade ediyor.

Bu modellemeye göre, birinci endüstri devrimi buhar enerjisiyle simgeleniyor. Buharın bulunması (1763) ve üretimde kullanılmasının, modern kapitalist ilişkilerin zeminini yarattığı ileri sürülerek, buhar enerjisi ve makinelerin kullanılması birinci endüstri devriminin en başat özelliği olarak belirtiliyor. Bu süreç aynı zamanda manüfaktür üretimin aşıldığı ve fabrika denilen, makinelerin bir organizasyon dahilinde çalıştığı ve entegre bir dev makine olarak faaliyete başladığı dönemdir.

İkinci endüstri devrimi ise üretim sürecinde elektriğin yanında başta petrol olmak üzere fosil yakıtların ve içten patlamalı motorların kullanılmasını anlatmaktadır. Başka bir ifadeyle demir ve çelik endüstrisi ve makro fabrikalar ikinci endüstri devrimini simgeleyen temel olgular olarak dikkat çekmektedir.

Üçüncü endüstri devrimi ise nükleer enerjinin kullanılması ve bilgisayar teknolojisinin üretim ve yaşamın her alanında kendini göstermesiyle simgelenmektedir. 1970’li yıllarla başlatılan bu süreç 2000’li yıllara kadar uzatılmaktadır. Robotik teknolojinin gelişimi, bu devrimin başat özelliği olarak ortaya konur. Bilimsel teknolojik devrimler olarak izah edilen bu süreç aynı zamanda endüstri 4.0 olanaklarını yaratmıştır. Hatta endüstri 4.0 bir manada üçüncü sanayi devriminin evrimini, iç gelişimini ve sıçramasını ifade eder.

Endüstri 4.0 ya da dördüncü endüstri devrimi ise daha ilk evrelerini yaşadığımız iddia edilen; kendisini yapay zeka ve kuantum bilgisayarı gibi bilgisayar ve robot teknolojisinde önemli gelişmelerle dışa vuran ve bu bilimsel teknik gelişmelerin üretimde kullanılmasıyla olağanüstü hatta fantastik gelişmeler olabileceğinin ileri sürüldüğü “devrim”dir.

Bu kısa ve genel özetten sonra endüstri 4.0 ile birlikte neler yaşandığı ve üretim sürecinde ve yaşamın farklı alanlarında nasıl sonuçlar yarattığına bakabiliriz.

ROBOTLAR, YAPAY ZEKA VE “AKILLI FABRİKALAR”

Bilgisayar teknolojisinde yaşanan hızlı gelişmeler ve yazılımlarda görülen geometrik atılımlar üretimde otomasyonun etkinliğini artırırken, robotik teknolojinin kullanılmasını da beraberinde getirdi. Özellikle kuantum bilgisayarının gündelik hayata girmesiyle, klasik bilgisayarın fiziksel sınırının aşılması gündeme gelecek. Kuantum bilgisayarın işlem hızı, olağanüstü kapasitesi sıçramalı gelişmelerin önünü açabilecek. Yapay zeka tartışmalarının oturduğu zemin de burası. Yapay zeka kuantum bilgisayarının kullanılmasıyla çok vektörlü bir gelişme gösterebilecek.

Yapay zeka bugün için farklı alanlarda kullanılıyor. Ağırlıkta bu kullanımın askeri sanayi, istihbarat ve güvenlikle ilgili alanlar olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu alanda, IBM’in Deep Blue adı verilen bilgisayarının 1997 yılında dünya satranç turnuvası şampiyonu Kasparov’u yenmesi ve devam eden birkaç gösteri yanında, Google’ın Alpha Go adı verilen yapay zeka algoritmasının oynadığı Go oyununda, Çinli dünya şampiyonu Kei Je’yi yenmesi gibi dikkat çekmeyi hedefleyen adımlar atıldı. Ayrıca otomotiv sektöründe sürücüsüz araçlar üretilmesi, tıpta gelişmiş robotik teknolojinin kullanılması, merkez ülkelerde üretim sürecinde özellikle otomotiv sektöründe robotik teknolojinin ciddi oranda devreye sokulması bizi yanıltmamalı. Bu pratikler aslında özellikle askeri-savaş sanayi ve istihbarat alanındaki gelişmeleri perdeleyen işlev görüyor.

Kapitalizmin yapısal krizinin karakteristik özelliklerinden biri multi kriz özelliği taşımasıdır. Yani kriz sadece ekonomik bir kriz değil aynı zamanda bir ekolojik kriz, uygarlık krizi, siyasi-toplumsal kriz ve emperyal özneler arası hegemonya krizidir. 2007-08 krizinin, tarihsel kökleri 1970’lerin ortalarına dayanmaktadır. Bahsi geçen endüstri 4.0’daki gelişmelerin başlangıç tarihi de aynıdır. Süreç bir yanıyla kapitalizmin yeniden yapılanması sürecini ifade ederken, öte yandan emperyalist özneler arasında hegemonya krizinin nesnel zeminlerini örmüştür. Hegemonya krizinin ya da “savaşının” somut yansımasının askeri teknoloji alanında olması şaşırtıcı değildir. Bugün yapay zeka ve robotik teknolojideki gelişmeler başta ABD, Çin ve Almanya merkezlidir. Bu ülkeleri Japonya ve Rusya izlemektedir. Bu durum hegemonya krizinin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

İnsansız tanklar, silahlı ya da silahsız hava araçları, hedefini kendi bulan akıllı füzeler, yine hedefini kendi belirleyen makineli tüfekler, insan faktörünün teknik bir ayrıntı olduğu savaş gemileri, robot askerler, otonom silahlar, üs korumayı amaçlayan nöbetçi dronlar daha bugünden üretilmiş, faaliyete sokulmuş durumdadır.

ABD “Maven projesi” adı verilen projeyle, insansız hava aracı savaş programına entegre edilmiş insansız uçaklarla toplu gözetleme sistemi inşa etmektedir. Google’ın (bütün güvenirlik açıklamalarına karşın) yapay zeka teknolojileri yardımıyla zaten bilinen iç gözetleme, bilgi toplama, istihbarat çalışmaları için Pentagon ve CIA tarafından yararlanıldığı biliniyor. Ayrıca Google, Twitter, Facebook yapay zeka sistemlerinin sağladığı olanaklarla küresel bir sansür merkezi gibi faaliyet yürütmeye başladı. Bu amaçla daha önce orduda, istihbarat kurumlarında, poliste çalışmış binlerce kişiyi işe alması kontrol toplumu yaratmanın somut adımlarından biri olarak dikkat çekiyor. Facebook şirketi Al adı verilen yapay zekayla Facebook’un tüm içeriğini denetlediğini açıkladı.

Başta CIA olmak üzere birçok istihbarat örgütü yapay zeka aracılığıyla her veriyi ve bilgiyi toplamaya çalışıyor, yaptığı modellemelerle toplumum maksimum denetimini sağlayacak adımlar atıyor. Yapay zeka toplu gözetleme, kontrol etme yanında yeni savaş tekniklerinin geliştirilmesinde devreye sokuluyor. 2018 Mart ayında 3 binin üzerinde Google çalışanı etik yaklaşımla bir deklarasyon yayınladı. Deklarasyon ABD’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika eksenli insansız hava araçlarıyla gerçekleştirdiği on binlerce insanın ölümüne neden olan imha programına Google’ın dâhil olmasını reddetmekteydi. Google çalışanlarının bu tavrı aynı zamanda yaşananların vahametini deşifre eden önemli bir gelişme oldu.

Retina okuma, DNA gibi biyometrik veriler, mikroçipler özel izleme ve yüksek düzeyde kontrol etmenin birkaç örneğidir. AB bünyesinde kişisel bilgi bankasının oluşturulması, Echelon adı verilen Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, İngiltere ve ABD arasında (1990’ların başında) imzalanan güvenlik anlaşmasıyla oluşturulan, uluslararası kontrol sistemi tüm iletişim araçlarının incelenip, kişilerin kültürel, sosyal, siyasal, entelektüel profilini çıkarmaktadır.

Uzayın askerileştirilmesi yönünde yeni teknolojiler devreye sokulmaktadır. Yeni teknolojilerin yardımıyla savaş konseptinde önemli değişikler yaşanacaktır. Askeri uzay uçaklarıyla 45 dakika içinde dünyanın herhangi bir yeri rahatça vurulabilecektir. Ayrıca iklimlerin değiştirilmesi ya da manipüle edilmesini amaçlayan iklim değişikliği teknolojilerine ait projeler üretilmektedir. Bu katastrofik müdahaleleri çoğaltmak mümkündür.

Robotik teknoloji ve yapay zeka bugün ağırlıkta savaş sanayi, istihbarat ve güvenlik alanında kullanılıyor. Ama giderek hayatın her alanının piyasalaştırılmasına bağlı olarak kendini her yerde gösteriyor. Beyin sinyallerini dijital verilere dönüştüren aletler, karşılaşılan kişi ya da şeyleri gözlüğe ve lense yansıtan düzenlemeler, insan sesini taklit eden, insan duygularını anlayan ve tepki veren aletler ilk akla gelen şeylerdir.

Ayrıca robotik teknoloji ve yapay zeka, üretim sürecinde yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Sınıfın denetlenmesi, maksimum verimliğinin sağlanması ve çalışma alanında sınıfın bütünüyle kontrol edilmesini hedefleyen uygulamalar devreye sokulmuş durumda. Örneğin ABD menşeili dünyanın en büyük e -ticaret ve bulut bilişim şirketi olan Amazon’un depolarında yapay zeka uzun zamandan beri kullanılıyor. İşçilerin tüm faaliyetleri, çalışma alanında ne yaptıkları, neyle uğraştıkları ve kaç defa tuvalete gittikleri sayılıyor. Bir vardiya da 25 kilometre yürümek zorunda olan işçiler, bu yürüyüşü tamamlamadan dinlenemiyor. Böylesi bir tutumun gerçekleşmemesi halinde ise şefler tarafından anında uyarılıyorlar. Her şeyden önce ciddi bir iç yıkım anlamına gelen bu durum, işçilerin çalışma saatleri içinde bütünüyle denetlendiklerini bilmelerinden kaynaklanan bir oto kontrol sistemi kurmalarına yol açıyor. Benzer uygulamaları uluslararası ulaşım şebekesi şirketi olan Uber ve bir nakliye ağı olan Lyft şirketi de kullanmaktadır. Yapay zeka aracılığıyla sürücülerin daha yoğun ve uzun çalışması hedeflenmektedir.

Bu adımların yanında yapay zeka ve robotik teknolojinin entegre edilmesiyle bir çok sektörde otomasyonun derinleşeceği ve çalışanların bu dalga karşısında işlerini kaybetme olasılığının arttığı bir konjonktürün içindeyiz. Akıllı fabrikaların tartışıldığı zemin de burasıdır. Son derece az ve ağırlıkta beyin iş gücüne dahil, kalifiye işçinin çalışacağı bu fabrikalarla işçi sınıfının yoğun bir işsizlik anaforuna gireceği vurgulanmaktadır. ABD’de 2035 yılına kadar yapılan işlerin yarısının yapay zeka ve robotik teknoloji aracılığıyla ortadan kalkacağı yönünde araştırmalar mevcuttur. Aslında bu durum bir başka yönüyle yeni teknolojilere bağlı yeni işlerin doğacağına ilişkin bir veridir.

Yapay zeka ve robotik teknolojinin yapı, inşaat, tıp, tarım, sanayi, sağlık, ilaç sektöründe kullanılmasıyla birlikte çok önemli adımlar atılmaktadır. Bu alanlarda otomasyonun yaygınlaşması ve derinleşmesi önemli değişimlere yol açmaktadır. Örneğin eklemeli üretim diye tanımlanan 3 boyutlu baskının, inşaat sektöründe yaygınlaşmasıyla sektörde kullanılan emek miktarında önemli düşüşler yaşanmaktadır. Yapay zekanın ilaç ve tıbbi araştırmalarda devreye sokulması birçok hastalığın tespitini ve önlenmesini sağladığı gibi sağlık alanında önemli atılımların önünü açabilecektir. Benzer şeyler tarım ve gıda sektörü için de söylenebilir. Bankacılık sektöründe insansız bankacılık bugün gerçekleşebilecek bir olgu olmasına karşın, böyle bir adımın sosyal sonuçları ve müşterinin yönelimlerini etkileyecek riskler taşımasından dolayı devreye sokulmamaktadır. Perakende sektöründe de 2000 başlarından itibaren çipli hizmet uygulamalarına geçilmeye başlandı. İnsansız çağrı merkezleri, yine insansız sipariş alma hatları, yaygınlaşan online alışveriş platformları teknolojik gelişmelerin yansımaları olarak artık gündelik hayatımızın parçalarına dönüşmüş durumdalar. Bu ve benzeri gelişmeleri birçok sektörde görebilmekteyiz.

Bu gelişmelere ilişkin özellikle yapılan iki yorum makalenin eksenini belirlemektedir. Birincisi böylesi bir sürecin nötr bir süreç olarak okunması, insanlığın geleceğine ilişkin son derece olumlu bir tablonun çizilmesidir. Kapitalizmi ve kapitalist sistemin işleyiş ruhunu es geçen, örtük veya açık onaylayan ve olumlayan bu yaklaşım teknolojik fütürist argümanlarla ifade edilmektedir. Bu yaklaşımın en dikkat çeken argümanlarından biri yeni sanayi devrimiyle artık üretim biçiminin değiştiğini, işçilerin varoluş zeminlerinin ortadan kalktığını, üretimde yer alacaklara ise artık işçi denilemeyeceğini, üretimin bileşim sisteminin yaratacağı muazzam olanaklarla robotlar tarafından gerçekleştirileceğini ileri sürmektedir. Bağlantılı olarak makineleri yapan makinelerle bir gelecek vizyonu oluşturulmaktadır.

Diğer bir yorum ise teknolojik gelişmeler ve üretici güçlerde yaşanan değişimlerle birlikte kapitalizmin bugün ulaştığı aşamaya bağlı ve kapitalizmin kompleks karakterinin bir sonucu olarak, proletaryanın bırakın kolektif bir özne olma özelliğini, varlığının bile ortadan kalktığını ileri süren, kökleri eskiye dayanan Batı solunda etkili olan bir siyaset felsefesi kurgusudur. Postmarksist ve postmodernist yaklaşımlar temel olarak öznesiz bir tarih, toplum, gelecek anlayışı üzerinden kendilerini ifade etmektedir. Örneğin postmarksist cenahta bir yere sahip ve radikal demokrasi tezlerinin yaratıcısı olan Laclau ve Mouffe, çalışmalarında sınıfın ancak ideolojik olarak kurulduğunu iddia etmekte, sınıf temelli bir çözümlemenin sosyalizm için geçerliliğinin ve manasının kalmadığını ileri sürmektedir.

Bu noktada kapitalizm ruhu, kapitalizm teknoloji ilişkisi üzerinde durmak ve kapitalist işleyiş yasalarını belirtmek ve iddia edildiği gibi proletaryanın tarih dışılığına ve ideolojik bir kurgu ve kuruluşuna yanıt vermek gerekiyor. Aynı şekilde proletaryanın kapitalist sistem içinde stratejik konumunun altını çizmek, kapitalizm ve proletarya arasında ontolojik ilişkiyi açıklamak ve proletaryanın yeni kompozisyonu üzerinde durmak, küresel düzeyde yaşadığı demografik yoğunlaşma alanlarını kısaca tespit etmek önemli olacaktır.

KAPİTALİZM TEKNOLOJİ İLİŞKİSİ, KAPİTALİZM RUHU VE İŞLEYİŞİ

Kapitalizmin en karakteristik özelliği teknolojiyle kurduğu bağdır. Kapitalizmi, kapitalist uygarlığı bir makine uygarlığı olarak tanımlayabiliriz. Makine kapitalizmin bir nevi ruhu gibidir. Başta doğanın ve insanın bu uygarlıkta yeri yoktur. İnsan ve doğa iki ayrı sömürgeleştirme alanıdır. Kapitalizmde insan ancak iş gücü olarak piyasa bulunduğunda manalıdır. Doğa ise hazır ham maddedir, kaynaktır, enerjidir, yüreği söküp alınan, öldürülendir.

Kapitalizm ölümcül bir sistemdir. Sermaye birikimi ve artı-değer, kapitalizmin ontolojisini oluşturur. Sermaye birikimi ve genişletilmiş yeniden üretimi, kapitalist ilişkilerin genişletilmiş yeniden üretimidir. Kapitalist üretimin amacı; artı-değer elde etmek olan meta üretimidir. Artı-değer olgusu kapitalizmin, bir başka manada kapitalist üretimin varlık zeminidir. Bundan dolayı kapitalizm ücretli emeğe dayanan bir dünya sistemidir. Marx, emeğe özgü bir meta piyasasının doğuşunu kapitalizmin en ayırt edici özelliği olarak görür.

Sermaye birikimi ve artı-değer üzerinden varlığını sürdüren kapitalist sistem, manik bir karakterde sürekli kar dürtüsüyle hareket eder. Kar için üretim, sistemin temel karakteridir. En başta teknolojik yenilikler ve bu yeniliklerin ortaya koyduğu sonuçları nötr bir tavırla ele alan ve kapitalizmi nötr bir sistem olarak gösteren yaklaşımların, kapitalizmin çıplak ruhu karşısında hiçbir manası yoktur. Kapitalizmin en karakteristik özelliği antagonist bir çelişkinin ürünü olması ve her an antagonist çelişkiyi yeniden üretmesidir. Yani kapitalist sistemde teknolojinin nötr ya da sınıflarüstü mahiyeti olamaz, çünkü sistem kar ve sürekli kar üzerinden kendini kurar. Teknoloji karı sürekli kılmanın ve artırmanın bir aracıdır. Ayrıca teknoloji sermayeye, karın güvenliğini sağlayacak olanak sunar. Çünkü kapitalist sistemde emeğin ücretli emek haline dönüştürülmesi, emeğin tahakküm altına alınması sistemin özünü oluşturur. Yapay zeka ve robotik teknolojinin bir taraftan bütünleştirilmiş bir tarzda üretim alanında sınıfın tam kontrolü için kullanılması, diğer taraftan denetim toplumunun yaratılmasında bu teknolojik yeniliklerin etkin olarak devreye sokulması şaşırtıcı değildir. Sistemin tabiatına uygundur.

Yapay zeka ve robotik teknolojinin üretimde etkin kullanımının akıllı fabrikalar, insansız fabrikalar gibi yeni gelişmelerin önünü açacağı, bu durumun endüstri ilişkilerinde bir paradigma değişikliğini beraberinde getireceği vurgulanmaktadır. Bağlantılı olarak iş kavramı ve işin niteliğinin değişmesi yanında işçinin niteliğinin değişmesi kaçınılmaz bir olgu gibi ifade edilmektedir. Daha açık bir ifadeyle işçi sınıfının tarihsel olarak varlığını ve rolünü tamamladığı ileri sürülmekte, yeni “iş” alanlarında çalışacakların ise artık işçi sınıfı değil, yeni bir toplumsal kategori ya da postmodern bir olgu ya da çalışan konumuna geleceği vurgulanmaktadır.

Kapitalist sistem doğası gereği kar, daha fazla kar mantığıyla hareket eder. Sermaye özellikle nispi artı-değeri (yani emeğin verimliliği artıran teknik yenilikler uygulanmasıyla çoğaltılan artı-değeri) artırmak için sürekli mekanizasyona gider. Teknolojik yenilikler yapar. Bu süreç canlı emeğin kullanımını, cansız emeğin kullanımına oranla giderek azaltır. Canlı emek cansız emeğe tabi olur.

Marx Grundrisse’de bu süreci şöyle anlatır: “Büyük sanayi geliştikçe […] Emek üretim sürecinin içsel bir ögesinden çok, üretim sürecinin denetçisi ve düzenleyicisi konumunu almaya başlar. […] İşçi üretim sürecinin başlıca faktörü olacak yerde, sürecin kenarında duran bakıcı haline gelir. […] İş bölümü aracılığıyla, işçinin işlevleri giderek o ölçüde mekanik hale getirilir ki, belli bir noktada artık mekanizma onun yerine geçebilir.”

Kısaca sermaye kar maksimizasyonu mantığıyla artı-değer kaynağı olan işçinin emeğini (yani canlı emeği) üretimin dışına atar, yerine makinelerde simgelenen cansız emeği koyar. Emek kapitalist üretim için sadece bir girdidir. Sermaye yatırımını cansız emeğe yapar. İşçileri aç ve işsiz bırakır. Cansız emeğe yatırım yaparak teknolojisini yeniler ve rekabet gücünü artırır. Bu nokta, yani işçinin aç ve işsiz bırakılması emek sermaye arasındaki antagonizmanın bir yansıması olurken, rekabet için cansız emeğe yatırım yapılması da sermaye-sermaye arasındaki çelişkinin tezahürüdür.

Yıkıcı rekabete dayanan ve piyasanın acımasız kuralları karşısındaki her kapitalist şirket ayakta kalmak için, rekabetini sürdürebilmek ve hatta rakibini saf dışı edebilmek için en ileri üretim teknikleri kullanmak ve sermaye birikimini artırmak zorundadır. Çünkü toplam artı-değerden pay elde etmesi ancak yeni üretim teknikleri kullanmasıyla olanaklıdır. Bu durum kapitalizm teknoloji ilişkisini ve sistemin teknolojiyle içkin karakterini ortaya koyar. Ya da kapitalist sistemle teknolojinin karşılıklı belirlenim içinde olduğunu gösterir. Endüstri 4.0 ve yapay zeka tartışmaları da bu eksenin bir parçasıdır. Ve sistemin temel motivasyonu kar elde etmek ve karı maksimize etmenin yeni konjonktürdeki teknolojik biçimlenişidir. Kısaca kapitalist sistemde teknoloji hiç “masum” bir şey değildir ve sınıfsal tahakküm ve sömürünün vazgeçilmez parçasıdır.

Kapitalist sistemde sermayenin temel motivasyonu artı-değeri ve sermaye birikimini maksimize etmektir. Sermaye, emeği nesneleştirdiği oranda, artı-değerin ve sermayenin birikiminin maksimizasyonunu sağlar.

Karın varlığıyla ancak kendini var edebilen kapitalist sistem, paradoks gibi gözükse de karın kaynağını ya da ona kaynaklık yapan canlı emeği sürekli üretim dışına atar. “…Canlı halkalar yerini, demirden halkalara bırakır.” Ya da Deleuze-Guattari’nin ifadesiyle, sermaye canlı emek tüketen bir kar makinesidir. Karın kaynağını artı-değer oluşturur. Artı-değeri de yalnızca canlı emek üretir. Yani işçi sınıfı yoksa kar da yoktur. Karın olmadığı bir kapitalizm en fazla fantastik bir kurgudur. Makine, otomasyon, mekanizasyon, robotik teknoloji, yapay zeka adını ne koyarsanız koyun kısaca teknolojik gelişmeler tek başına artı-değer yaratmaz, “yaratacağı” şey canlı emeğin daha fazla artı değer üretmesini sağlamaktır. Makineleşme işçinin kendisi için çalıştığı zaman olan gerekli emek zamanını düşürür, kapitalistin el koyduğu fazla emek zamanının uzamasını sağlar. Yani makine ve robotik teknoloji ya da yapay zeka gibi kompleks makine ve teknolojiler özünde artı-değeri büyütme işlevi görür. Altını bir daha çizmek gerekirse, artı-değeri yalnızca ve yalnızca işçi sınıfı yani canlı emek üretir. Makineler de emek gibi üretkendir. Fakat emeği müstesna yapan ve sermayenin varlığı için tahakküm altına alınmayı koşullayan şey, toplumsal ilişkilerin eşitsizliğinden kaynaklanan, iş gücünün kullanım değeriyle, değişim değeri arasındaki farktır. Her üretken sürecin sonunda işçi kendini yeniden üretirken, kapitalist sermaye birikimini sağlar. Artı-değer işçi sınıfının artan sömürülüşünü ve sömürü üzerinden artan sermaye birikimini belirler. Artı-değerle, sermaye birikimi arasındaki bu organik ve yaşamsal bağ, kapitalizmin varlık zeminlerini kurar. Kapitalist birikimin tarihi eğilimini oluşturur. Kapitalist üretimin sebebi ve amacı artı-değer üretimidir. Marx, kapitalist üretim “… tarzının mutlak kanunu artı-değer ve kar yaratmaktır” der. Artı-değer kapitalist toplumda meydana gelen bütün süreç ve fenomenleri açıklamayı ve analiz etmeyi sağlayan temel kavram olarak karşımıza çıkar. Değişik versiyonlarda “elveda proletarya, merhaba robotlar” diyenlerin kavramadığı yer burasıdır. Ya da kapitalizmin ruhu ve işleyiş yasalarıdır. Kapitalizm en temel karakterinden biri “canlı emeğe” yaşamsal ihtiyaç duymasıdır. Artı-değer, kapitalist üretim tarzının mutlak yasasıdır. Artı-değer yasası aynı zamanda kapitalizmin ortaya çıkma, gelişme ve yok olma yasasıdır.

Yine bu konuyla bağlantılı olarak yapay zeka ve robotik teknolojinin üretim sürecinde yoğun bir şekilde devreye sokulmasıyla birlikte birçok işin ortadan kalkacağına ve işsizliğin daha da yoğunlaşacağına ilişkin vurgudur. Bunun bir adım ilerisi işçi sınıfının yerini robotların alacağına yönelik açıklamalardır. Evet, teknolojideki bu son derece önemli gelişmeler kapitalizmin doğasına uygun olarak kitlesel işsizliği ve sefaleti derinleştirebilir. Bazı işlerin devre dışı kalmasına yol açabilir. Ama bu gelişmeler ve daha önceki tarihsel veriler işçi sınıfının sonunu değil, tam tersine giderek büyüdüğünü göstermektedir. Çünkü teknolojik gelişmeler kapitalist toplumdaki mülkiyet ilişkilerine bağlı olarak asla bir boş zaman yaratmak için ya da yıpratıcı, tehlikeli, rutin işlerin sonunu getirmek için değil, sermayenin tahakkümünü artırmak, toplumu denetlemek ve aynı anlama gelmek üzere sermayenin güvenliğini sağlamak için ve karı artırmak ve yeni ölüm makineleri yaratmak için devreye sokulmaktadır.

Marx’ın, Grundrisse kitabında canlı emeğin üretimin içsel ögesi olmaktan çıkmaya başladığını ve yerini makineye bıraktığından söz etmiştik. Bu adım her ne kadar iş gününün kısaltılması yönünde bir basınç yaratsa da sermaye süreci ters yönde işletir. İnsan emeğine gereksinim azaldıkça işsizlik büyür. Çünkü sermaye makineleri işçinin daha az çalışması için değil, işçinin daha çok, daha yoğun çalışması ve kendine daha fazla tabi olması için kullanır. Bu nedenle kapitalizmin gireceği her formasyona ya da teknolojik yenilenme ve mekanizasyona rağmen kapitalizmin canlı emeğe ihtiyacı vardır ve bu ihtiyaç ontolojik bir ihtiyaçtır. Canlı emeğin tümüyle üretim süreci dışına çıkması demek, artı-değer üretiminin, kar için üretimin ve bunun dolayımlarının ortadan kalkması demektir. Bu durum, daha öz ifadeyle, kapitalizmi kapitalizm yapan ögelerin yok olması anlamına gelir. Tarihsel olarak işçi sınıfı kitlesi teknolojideki devasa gelişmelere rağmen olağanüstü boyutta büyümektedir. Metropollerde fabrika işçilerinde görülen azalma, yüksek vasıflı ve beyin iş gücünde görülen artış ve yer yer görülen sanayisizleşme yönünde düzenlemeler değişik spekülasyonlara yol açsa da metropoller dahil kolektif işçi sınıfının toplum içindeki oranları olağanüstü bir boyuta ulaşmıştır. Örneğin Almanya’da bu oran %88,4, İngiltere’de %85,7, Belçika’da %85,6’dır. Küresel güney diye ifade edilen coğrafyada ise muazzam bir proleterleşme süreci yaşanmaktadır. Özellikle neo-liberal kapitalizmin yıkıcı etkileri ve sermayenin küreselleşme süreci tarihin en büyük proleterleşme dalgasına yol açmış, “modern” bir çitleme hareketi gibi sonuçlar yaratmıştır. Dünyanın fabrikalaştığı, özellikle ülkelerin atölyeleştiği bu süreçte, küresel güney proletaryanın yeni aksını oluşturmaktadır. Proletaryanın kompozisyonunda değişikliklerle kendini dışa vuran bu süreç finans kapitalin sistematik mülksüzleştirme, yoksullaştırma, işsizleştirme, esnekleştirme ve güvencesizleştirmesiyle bir arada yürütülmüştür. Ve süreç bütün yıkıcılığıyla devam etmektedir. Bugün dünya çapında işçi sınıfının sayısı 3,5 milyarı geçiyor. Marx’ın devrimci kuramı inşa ettiği koşullarda, proletaryanın küresel düzeyde sayısı 50 milyon civarındayken, bugün sadece Güney Kore’de proletaryanın sayısı 50 milyona ulaşmıştır.

Bir de şunu eklemek gerekir ki, teknolojideki muazzam atılımlara rağmen işçi sınıfını sayısında görülen olağanüstü artış ve çalışma ve yaşam koşullarının olağanüstü kötüleşmesinin arasında bir çelişki yoktur, bu durum kapitalizmin ruhu ve işleyişiyle ilgilidir. Örneğin Bangladeş’te tekstil işçileri küresel markalara üretim yapmaktadır. Çalışma saatleri 16 ila 18 saattir. Aldıkları ücret ise aylık 30 dolardır. Hindistan işçi sınıfının 2016’da 150 milyon, 2019 Ocak ayında 200 milyon işçinin katılımıyla gerçekleştirdiği genel grevler modern köleliğe karşı bir ayağa kalkıştır. Finans kapital teknolojik tüm olanaklarına rağmen üretimi ucuz iş gücü “cennetlerinde” yapmaktadır. Ve yapmaya devam edecektir, çünkü finans kapital en ucuz iş gücünü kullanmayı ve en yoğun sömürüyü gerçekleştirmeyi “arzular”. Bu gerçeklik kapitalizmin doğası ve ontolojisiyle ilgilidir.

Yapay zeka ve robotik teknolojideki gelişmelerin bazı yansımalarına ilişkin şunlar söylenebilir: Kapitalist sistemde otomasyon, teknolojik yenilenme ya da cansız emeğe yapılan yatırım, sermayeyle sermaye arasında yıkıcı rekabetin sonucuysa da bu süreç kaçınılmaz olarak krizleri tetikleyen bir faktör olarak karşımıza çıkar. Üretilen metanın piyasada satılması sistem için bir zorunluluktur. (Bunun kırılması krizleri tetikler). Robotların malı satın alamayacağı ise ortadadır ama robotların üretim sürecinde etkin kullanımı işsizliği yığınlaştırıcı bir etken olacaktır. Aç ve işsiz kalmış yığınların da malı alma şansı yoktur. Hatta iddia edildiği gibi işçi sınıfının ortadan kalkması üretilen metanın yığılmasından başka anlam taşımayacaktır. Çünkü işçi bir sermayedar için işçiyken, diğerleri için müşteridir. Kapitalistler için asıl mesele üretilen metanın piyasada satılması ya da artı-değer döngüsünün tamamlanmasıdır. Ve sermaye birikiminin olmazsa olmaz koşulu, sadece daha fazla canlı emek sömürmek değil, bu sömürüyle gasp edilen artı-değerin pazarda kara dönüşmesidir.

Yapay zeka ve robotik teknolojinin gelişimi bazı işlerin ortadan kalkmasını ve mahiyetlerinin değişimini beraberinde getirecektir. Kapitalizmin gelişim süreci teknolojik yenilenmelere bağlı benzer sonuçlar doğurdu. Fakat her yeni teknolojik gelişme momenti yeni iş sahalarının önünü açtı. Yakın süreç en azından teknoloji yoğun alanlarda beyin iş gücünün daha fazla devreye girmesine yol açabilir.

Kısaca yapay zeka ve robotik teknoloji yapılan özel vurguları ya da dördüncü sanayi devrimi gibi argümantasyonları sınıfsal eksenin dışında ele almak spekülasyona yol açtığı gibi kapitalizmi meşrulaştıran bir içeriğe sahiptir. Teknolojik olarak son derece önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Ne var ki kapitalist sistemde teknolojinin kullanımı nötr ya da masum bir süreç değil, kapitalist sömürünün yoğunlaştırılması, karı maksimize etme, başta sınıfın ve toplumun denetim altına alınması, kontrol toplumunun yaratılması ve savaş anlamına gelmektedir.

YERYÜZÜ KARDEŞLİĞİ VE “ALTERNATİF TEKNOLOJİ”

Kapitalizm ve teknoloji üzerine solda bugün zengin tartışmalar yapılıyor. Ağırlıkta yapılan yorumda, teknolojinin tek başına nötr, sınıfsal ve militarist içerikten yoksun bir olgu olduğu, asıl olarak teknolojinin kimin tarafından ve ne amaç için kullandığının önemli olduğu vurgulanıyor. Bir özel mülkiyet diktatörlüğü olan kapitalist sistemde ise sistemin doğası gereği teknolojinin sınıf tahakkümünün ve iktidarın içselleştirilmesine yarayan, ayrıca karın maksimizasyonunu hedefleyen bir araca dönüştüğü ifade edilerek, bu durumun son derece negatif ve katastrofik sonuçlar doğuracağı ileri sürülmektedir. Fakat kapitalizmin aşıldığı koşullarda teknolojinin bugün ulaştığı aşama itibariyle komünizmin nesnel zeminini ciddi olanak hazırladığı, insanın özgürleşme ve özneleşmesinin temeli olan “boş ve hoş zaman” yaratacağı belirtilmektedir.

Bu genel tanım, içinde bazı doğru noktalar taşısa da 21. yüzyılda doğanın ve insanın sömürgeleştirilmesinin geldiği aşama dikkate alındığında yetersizdir. Kapitalizm sürdürebilirlik özelliğini yitirmiştir, ölümcül bir döngü içine girerek hem dünyanın hem de dünyada yaşayan tüm canlı ve cansız varlıkların yok oluşunu hazırlamaktadır. Özellikle son 50 yıllık süreç doğanın olağanüstü sömürgeleştirilmesinin önünü açmış, beraberinde eko-ölümün zeminlerini yaratmış, iklim krizi geri döndürülemez noktaya ulaşmış, klima katastrof artık olası bir tehlikeden öte yaşanmakta olan bir vakaya dönüşmüş, yeryüzündeki milyonlarca canlı türü ortadan kalkmış durumdadır. Kapitalizm insana açlık, yoksulluk ve geleceksizlikten başka hiçbir şey vaat edememektedir. 2018 yılı Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada 821 milyon insan gerçek bir açlık içindedir, diğer taraftan 672 milyon kişi obezite sorunuyla uğraşmaktadır. Dünyada 2 milyar insan ise yıkıcı bir yoksulluk içindedir. Öte yandan dünya servetinin yarısı sadece 26 kişinin elindedir.

Kapitalizm, tarihinin gerçek anlamda en parazit ve en asalak dönemi içindedir. Emperyalist-kapitalist sistemin bugün ulaştığı asalaklaşma boyutuyla, dünyanın ve dünyadaki tüm canlı ve cansız varlıkların yaşadığı yıkım ve yok oluş arasında paralellikler vardır. Evet, kapitalizm bir kar makinesi olarak, öldürerek “yaşayan” bir sistemdir. Ve gelinen aşama korkunçtur. Artık ölümün tüm yeryüzünün gerçek hakimi olacağı bir eşikteyiz.

Böylesi bir konjonktürde ya da 21. yüzyılda, sosyalizm tasavvurumuzu ve komünizm ufkumuzu bir yandan yaşanmış tüm sosyalizm pratiklerinden ve yenilgilerden ders çıkartarak geliştirmeliyiz. Diğer yandan tarihin her aşamasındaki özgürlük ve eşitlik mücadelesinden beslenerek, ezilenlerin devrimci eğilim ve arzularıyla arzularımızı bütünleştirip, Marx’ın “doğa, insanın organik olmayan bedenidir” ve “insan doğanın parçasıdır” anlayışıyla, insanın olduğu kadar doğanın yani “bedenimizin” de yıkımına ve sömürgeleştirilmesine karşı, yeryüzü kardeşliğini inşa etmeliyiz.

Marksizm’in pozitivist yorumunda ya da ilerlemeci tarih anlayışında doğa insanın insanlaşma sürecinde bir fetih alanı olarak görülür. Felsefe tarihinde bunun en açık ifadesini Rönesans’ın temellerini oluşturan düşünürlerinden biri olan Francis Bacon’da rastlarız. Bacon doğanın denetim ve egemenlik altına alınmasını, fethedilmesini bir insanlık merhalesi olarak ele alır. Düşünsel sistematiğini bunun üzerinden kurar. Descartes ise aklın tahakkümünün ilk ifadeleri olarak “Bizler doğanın efendileri ve sahipleri haline gelmeliyiz” demiştir.

Kapitalizm sınıflı toplumların en konsantre ve en kompleks yapısına sahip olma özelliğiyle doğayı bir fetih, yağma ve talan alanına dönüştürdü. Yaratıcı yıkıcılık diye ifade edilen, bugün yaşadığımız katastrofik sürecin önünü açan kapitalist sistem hem doğanın hem de insanın insan üzerindeki efendiliğini inşa etti. Marx teorinin kuruluş konjonktürüne bağlı olarak bu konuda, bazı talihsiz tanımlamalar yapsa da bir bütünsel sistematik olarak Marksizm, doğanın diyalektiğini kavrayan, doğa insan uyumunun altını özellikle çizen bir teoridir. Engels kapitalist yıkıcılık karşısında doğanın öç alacağından söz eder. Marksizm’de özel bir ekoloji teorisi olmamasına rağmen, ekolojik teorinin öncülleri, ön açılımları mevcuttur. Emeğin ve doğanın sömürülmesi ve sınıf tahakkümü arasındaki diyalektik bağ Maksist sistematikte mevcuttur. Bu mevcudiyeti 21. yüzyılda geliştirmek, derinleştirmek ve bir devrim perspektifi ve gelecek tasavvuru içinde programlaştırmak, 21. yüzyıl devrimcilerinin ve 21. yüzyılın Bolşeviklerinin işidir.

Bu noktada bu makalenin sınırları dâhilinde çok öz olarak teknoloji üzerine yapılan eleştirilere ve komünizm ufku üzerine üç siyasi kimliğe değineceğim: Murray Bookchin, John Zerzan ve Hikmet Kıvılcımlı. Bookchin, bir komünalist ve ekolojist- anarşist olarak teknolojiye mesafeli bakar. Teknolojiyi bütünüyle reddetmeyen Bookchin, teknolojinin özgür toplumun önkoşullarını sağlayabileceğinden söz eder. Ancak teknolojinin doğayla uyumlu olmasını önkoşul olarak ileri sürer. Ve sadece yerel malzemeyi sağlayacak ve asgari kirliliğe yol açacak eko-teknolojiler olması gerektiğini ekler. Ekolojik sorunlara hükmetme ve hiyerarşi temelinde yaklaşan Bookchin, devrimin iktidarı ele geçirmek değil, iktidarı dağıtmak olduğunu ileri sürer. Sınıf yerine hiyerarşiyi, sömürü yerine hükmetmeyi koyar. Sınıfların kalktığı toplumlarda bu olguların tezahür etmesinin tesadüfi gelişme olmadığını belirterek, merkeziyetçiliği, endüstriyel üretimi, cinsiyetçiliği, hiyerarşiyi ve temsili demokrasiyi sorgular. Sömürü ve tahakküme karşı ekolojik, ademi-merkeziyetçi, bireylerin aktif bir özne olarak ve birebir dahil olduğu kendi kendini yöneten kentlerden söz eder. Bookchin’in düşünsel sistematiğine bir dizi eleştiri getirebiliriz ama özellikle özgürlük ve ekoloji ilişkisi üzerine tezleri, insan, doğa ve teknoloji ilişkisi üzerine açılımları perspektif açıcı ve bizi besleyecek ve zenginleştirecek niteliktedir.

Anarko-primitivist John Zerzan, teknolojinin nötr bir şey olduğu iddiasına karşı gelerek, teknolojiyi bir tahakküm aracı olarak değerlendirir, ayrıca uygarlık ve teknoloji arasında paralellik kurarak modern toplumun bir uygarlık patolojisi içinde olduğunu ileri sürer. Uygarlığın özünde konsantre bir yabancılaşmayı taşıdığını belirten Zerzan, teknolojinin de doğanın yıkımını beraberinde getirdiğini söyler. Doğanın tahakküm altına alınmasının bizzat insanın tahakküm altına alınma sürecinin bir yansıması olduğunu ifade eden Zerzan, insanlığın paleolitik çağda, 2,5 milyar yıl yabancılaşma ve tahakküm içermeyen, doğayla bütünleşik, eşit, ilkel bolluk, duygusal bilgelik ve cinsel eşitlik içinde yaşadığını belirtir. “Makinelerin Alacakanlığı”nı reddedip,” ilkele” dönüşü ya da gelecekteki “ilkeli” yani başka bir yaşamı, paleolitik çağdan beslenerek kurmak gerektiğini ileri sürer. Zerzan’ın radikal uygarlık ve teknoloji eleştirisini, teknolojiye ve makinelerle ve doğanın yıkımıyla özdeşleşmiş uygarlığa karşı bizim mesafeli durmamız için ciddi bir uyarı olarak görmek gerekir.

Hikmet Kıvılcımlı ise katmanlı içeriğe sahip tarih teziyle, yazılı olmayan tarihteki komün ya da tarihsel dinamiklere, özgürlük ve eşitlik mücadelesi ve deneyimlerinin önemine vurgu yapar. Ayrıca, komün rezervi üzerinde durur ve komün gücünün proletaryanın gerçekleştireceği sosyal mücadeleyle bağının altını çizer. Böylece komünizmin ufkunu aralar. Kıvılcımlı ile benzer bir şekilde, Bookchin de “Köylü İsyanlarından Fransız Devrimine” çalışmasında kapitalizm öncesindeki 400 yıllık süreçte, ezilenlerin özgürlük arayışını, tutkusunu, arzularını ve insanlığın kolektif bilinçaltına bıraktıklarını inceler.

Bu zengin kaynaklar bize 21. yüzyılda, 21. yüzyılın devrimcileri olarak kapitalizmin ölümcül döngüsüne karşı başka bir şey yapma şansı vermekte ve sorumluluğumuzu artırmaktadır. Artık dünyadan ve bu dünyadaki tüm canlı ve cansız varlıklardan sorumlu olduğumuz bir devrimcilik dönemindeyiz ve bir gelecek tasavvuru içinde olmalıyız. Çernobil vakası bizim ufkumuzun sınırlılığını gösteren bir trajedidir. Ve bu trajedinin bir izahı yoktur. İnsanın doğanın bir parçası ve doğanın insanın organik olmayan bedeni olduğunu bilerek, doğanın ve insanın sömürgeleştirilmesine karşı anti-kapitalist bir mücadeleyi örgütlemeli, bugünden başlayarak karıncalarla, nehirle, ağaçlarla, rüzgarla, yağmurla, taşla, balıklarla, gökyüzüyle yeryüzü kardeşliğini inşa etmeliyiz. Bunu ancak komün rezervlerine dayanarak yapabiliriz. İnsan merkezli bir gelecek yerine doğayla insanın uyumunu yeniden kuran, yeryüzündeki canlı cansız tüm varlıkların kardeşliği için kavga veren devrimciler olmalıyız.

Teknolojinin kullanılmasını ise kapitalizmin bugüne kadar doğada yaptığını yeniden onarmak, yaraları yapabiliyorsak sarmak için, yeryüzü kardeşlerimizden özür dilemek için kullanmalıyız. Yani okyanusları artık bir ülke büyüklüğüne gelmiş plastik adalarından arındırmak için, dağların kalplerinde açtığımız yaraları onarmak, gökyüzünü temizlemek, taşın ve tüm canlıların huzurunu sağlamak için kullanmalıyız. Böylesi bir teknoloji insan merkezli olmayan, tahakküm içermeyen, doğayla uyumlu eko-teknolojik mahiyette alternatif bir teknolojidir. Yani salt insana “boş ve hoş zaman” sağlayacak bir teknoloji değil, tüm canlılara ve cansızlara saygı duyan ve özen gösteren bir teknolojidir bahsedilen, özgürleşmeyi bu kapsamda ele almak ve derinleştirmek gerekiyor. Ve bu tanımlamalar var olandan hareketle bir izahtır. Eğer ki teknoloji denilen şey doğanın sömürülmesini, doğayla insan arasında yabancılaşmayı, tahakkümü yaratıyorsa teknolojiyi de reddetmek bizlerin görevidir. Çünkü başka bir dünya en başta reddetmek, doğayı ve tüm canlı cansız varlıkları incitmemek üzerinden inşa edilebilir. Bu insanın doğaya ve yaşama borcudur. Ve gelecek, yaşamın ve bu yaşamı inşa edecek proletaryanındır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Marx, Karl. Kapital; Cilt I, Sol Yay., 2011, Ankara.

Marx, Karl. Kapital; Cilt III, Sol Yay., 2011, Ankara.

Marx, Karl. Grundrisse, İletişim Yay., 2018, İstanbul.

Zerzan, John. Gelecekteki İlkel, Kaos Yay., 2000, İstanbul.

Bookchin, Murray. Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yay., 1994, İstanbul.

Laclau,E.Mouffe,C. Hegemonya ve Sosyalist Strateji, İletişim Yay., 2004.

Bookchin, Murray. Köylü İsyanlarından Fransız Devrimine, Dipnot Yay., 2012, Ankara.

Korkut Boratav, Kapitalizm Akrep Gibi Kendini Sokuyor, https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2017/10/13/korkut-boratav-kapitalizm-akrep-gibi-kendini-sokuyor/ (erişim 20.04.2019)

Andre Damon, Kapitalizm ve yapay zeka devrimi, https://www.wsws.org/tr/articles/2018/04/07/pers-a07.html (erişim 20.04.2019)

Çağdaş Çavuşoğlu, Makineler ve işçiler; dünyayı robotlar mı yönetecek? – 2,

Share.

Comments are closed.