gününde

“Geleceğin Şiiri”ni Biz Yazacağız!

0

İşçiler Sendikaları Yönetebilir Türkiye’yi De! Çağrımızdır!

Düzeni kim yıkacak?
Bin yıllardır sömürülmüş emekçilerin hakkını kim geri alacak?
Eleştiri mi?
Muhalefet mi?
Hukuk mu?
Hayır!
Onlar onarır düzeni, yeniden üretir zalimi.

Emekçinin biriken ve bilenen öfkesinin isyanı yıkacak bu sömürü düzenini!

Evet belki barbarız biz. Köle, hizmetçi, maraba, işçi, memur, işsiz olmamızı emretmiş sahipler, tüccarlar, patronlar, baronlar, mafyalar, yargıçlar, savcılar… İtiraz etmişiz şeytan olmuşuz, itiraz etmişiz mülk düşmanı olmuşuz, itiraz etmişiz anarşist, komünist, terörist olmuşuz, itiraz etmişiz en kötü melanetlerle anılmış, linç edilmişiz kaderdaşlarımızca.

Biz lanetliyiz, cüzzamlı, virüslüyüz..
Hastayız, deliyiz, kırığız, engelliyiz biz, kadınız, LGBTİ’yiz, göçmeniz…
Karakollara, adliye koridorlarına, banka kuyruklarına, yüksek güvenlikli cezaevlerine, ölüme terk edildiğimiz huzurevlerine, suça itildiğimiz yetimhanelere kapatılmadığımız zamanlarda fabrikalara, ofislere, ocaklara kapatılırız ya da uzak ovalara, tarlalara sürülürüz biz..

Patronun devleti ‘sendika veriyoruz sana buna üye ol’ der, haraç alır her ay. Oysa patronun bir başka sopasıdır bu sendikalar. Sendikalardaki okumuş ‘beyaz’ insanlar, uzmanlar, danışmanlar aracı olurlar işçi ile patron arasında. İş kanunu derler, toplu sözleşme derler, sendika önemli derler ama ön ilikleyip ‘başkanım başkanım’ derler sendika patronunun peşinden. Bizi işte bu beyazlar eğitir lüzum oldukça.. Biz de eğitilmişiz ve konuyu biliyormuşuz gibi davranırız. Bekleriz. Bekleriz. Bekleriz..

Nasıl beklemeyiz!
Çocuk var.
Eş var.
Kira var.
Telefon, elektrik, su, doğalgaz, internet faturası var.
Çocuğun, eşin giyimi, sağlığı, eğitimi var..
Bankaya borç var..
Ev aldıysan taksidi, araç aldıysan benzini var..

Ve sus diyenler var..
Efendi ol diyenler var.
Her koyun diyenler var..
Sana ne diyenler var..
Dünyayı sen mi diyenler var..

Okulda, camide, kilisede, kışlada aynı şeyi söyleyen var: İtaat edeceksin, susacaksın, hazır olda selamı doğru vereceksin…
Susuyoruz.
Bazen gönüllü uyum gösteriyoruz.
Bazen uyuyor, duymuyor gibi yapıyoruz.
Bazen dudağımızı kanatıyor..
Bazen duvarda el çatlatıyor.
Bazen makineyi patlatıyoruz.
Ama susuyoruz..
Susmalıyım diyoruz..
Oysa siyasetçiler konuşuyor. Patronlar, ekonomistler, yazarlar, uzmanlar, entelektüeller konuşuyor. Sömürüden başka her şeyden bahsediyorlar.
Konuşsunlar bakalım artı değer sömürüsünden tek kelime..
Söz etsinler bakalım her ay tekrar eden binlerce iş cinayetlerinin arkasındaki isimlerden..
Söz etsinler görelim, milyonlarcamıza musallat boyun, bel fıtığı, menisküs yırtığından, romatizma ağrılarından, çürüyen ciğerlerden…
Slikosizden, koahtan, akciğer ödeminden, kan işemekten ölenlerden, kulak çınlamasından çıldıranlardan..
Tek gözle yaşayanlardan, tek parmakla, tek elle yaşayanlardan, makineye bağlı yaşayanlardan..
Emekliliğini iki gün yaşamadan ölenlerden..
Arabuluculuk tezgahıyla, zamanaşımı oyunuyla milyonların tekeller tarafından soyulmasından bahsetsinler bakalım… Biri söz etsin bakalım..
Devlet dediğin de patronun büyük şirketidir..
Hak ara bakalım sendika kimin yanında. Devlet, yargı, polis kimin yanında gör..
Ama biz biliyoruz..
Birileri bir ateş yakacak mesela Düzce havzasında..
Birileri ıslık çalacak mesela Büyükdere caddesinde..
Birileri yolu kesecek mesela Antep, Denizli organizede..
Mesela diyoruz..
Direneni, itiraz edeni izliyoruz.
Öğreniyoruz.
Ateşi bekliyoruz!

Boş durmuyoruz, durmayacağız. Birikiyoruz, biriktiriyoruz, gücümüzün birliği için öğreniyoruz, örgütleniyoruz.

Eğilmeyeceğiz, dilenmeyeceğiz çünkü bizim olanı istiyoruz.. Bizim olanı geri alacağız! Kanımızla canımızla ürettiğimizi, özgücümüzü, sadece çocuklarımızın rızkını değil onların özgürce yaşamasına olanak sağlayacak her şeyi geri alacağız. Bunun için yıkmak gerekirse yıkacağız, yakmak gerekirse yakacağız. Emeğin değerini görünmez kılan bu nihilizmi, çileciliği, fedacılığı, itaatkarlığı, kaderciliği, sofizmi, hurafeleri yıkacağız. Emeğin ateşiyle özgürlüğü yükselteceğiz. Ancak o gün içimize su serpilecek. Ancak o zaman, çocuklarımızın özgürlük içindeki neşesini seyrettiğimiz zaman, yeryüzünde anlamlı bir şey yaptığımıza inanacağız. Sadece bunun için mücadele edenlerle birlik içinde olacağız bu yüzden. O şekilde ya da bu şekilde, devletin, sermayenin ya da kendi çıkarını gözeten hangi sendika, parti, kurum ya da kişi olursa olsun onun karşısında olacağız.

Sarayları, hanları, yolları, fabrikaları, makineleri, limanları, ocakları ve diğer her şeyi biz yaptık ve biz kullanacağız. O an gelene kadar tek çabamız hepimizin özgürlüğünü getirecek birliği, birliğimizin erdemini büyütmek olacak. Küçük büyük, az çok demeden tüm gücümüzü seferber edeceğiz özgürlüğün güzelliğini görmek için..

Peki tüm bunları savunurken neye mi dayanıyoruz? Hayallere değil, ütopyalara hiç değil. Bedenimize, aklımıza, tarihimize, doğaya, tüm insanlığın bu güne gelmesine kaynaklık eden emeğimize, gücümüze ve bu gücün toplumsal yaşamın kaynağı olmasına. Meselenin beş-on kişinin iş bulmasından, üç-beş yerde toplu sözleşmeye katılma hakkından ibaret olmadığını biliyoruz. Meselenin her şeyi üreten milyonların yağmacı bir azınlık yüzünden üretilenden mahrum kalması olduğunu görüyoruz. Fantastik şeylerden de bahsetmiyoruz. Ekmekten, sudan, topraktan, barınmadan, doğal kaynaklardan, insani koşullarda yaşamaktan ve daha fazlasından bahsediyoruz. Hayal değil, kehanet değil, vaat değil, maddi ve dünyevi şeyler söylüyoruz. Emeğin ürettiği her şeyi istiyoruz. Fabrikaları, madenleri, makineleri, bankaları, okulları, sarayları, köşkleri, yolları… Özel mülkiyeti ve sömürüyü ortadan kaldırıp ortak yaşamı ve özgürlüğü yaratacak her şeyi geri istiyoruz ve hepsini alacağız.

Bunun yeni bir mücadele olmadığını biliyoruz. Gücümüzü tarihten alıyoruz. İnsanlığın bu güne gelmesi ve bu sömürü düzenini değiştirmek için bedel ödemiş milyonlarca insanın bıraktığı mirası, umudu, gücü büyütüyoruz. Toplumların tarihinin sınıfların mücadelesi tarihi olduğunu ve o milyonların bıraktığı yerden devam ettiğimizi, mücadelemizin köklerinin binlerce yıla dayandığını biliyoruz.

Şimdi buradayız. Yeryüzünün ve tarihin bir yerinde. Biz de bizden önceki milyonlar gibi bir avuç zengine, bir avuç asalağa hizmet etmek zorunda bırakılarak yaşıyoruz. Kendimiz, çocuklarımız için korkuyoruz. Ama bir şey yapmazsak çocuklarımızın da çocukları için aynı korkuyu yaşayacağı bu düzenin aynen devam edeceğini biliyoruz. Kapitalist düzen insanları kuşak kuşak çalıştırarak, korkutarak, sömürerek var olabiliyorsa bu zincirin kırılması, bu kaderin çözülmesinden başka yol görmüyoruz. Ve biz birleştikçe, biz güçlendikçe, biz değiştirdikçe sömürünün kader olmadığını birlikte göreceğiz. Dayatılmış kaderin canına okuyacağız.

Share.

Comments are closed.