Fransa’da Sınıf Savaşları – Cem Gök

0

Fransa’da, Hollande hükümetinin Çalışma Bakanı Myriam El Khomri’nin adıyla anılan çalışma yasası tasarısına karşı eylemler yaklaşık 9 Mart’tan bu yana devam ediyor olsa da özellikle son dönemde militan ve gündelik yaşamı sekteye uğratan bir boyuta ulaşmasıyla gündemimize girdi. Türkiye’de özellikle Erdoğan’ın “Paris’te yaşanan olaylardan dolayı şu anda ben de endişeliyim, kaygılıyım. Protesto hakkını kullanan insanlara Fransız polisinin şiddetini kınıyorum, olayları aktarmayan Batı medyasını kınıyorum.” Sözleriyle Türkiye solu için magazinsel bir boyut kazanan eylemler ve eylemlere neden olan yasa tasarısı; kapitalizmin yapısal krizinin merkez ülkelere yayılmasının somut yansımaları olarak ciddiyetle üzerinde durulması gereken bir konu.

Yeni çalışma yasası haftada 35 saat olan çalışma süresinin 60 saate, günlük 10 saat olan çalışma süresinin ise 12 saate kadar çıkarılması, iş sözleşmesinde değişiklik yapılmasını kabul etmeyenlerin işten çıkarılabilmesi, 50’nin altında işçi çalıştıran işyerlerinin günlük iş saatleri konusunda uymak zorunda oldukları kuralların kaldırılması gibi işçiler aleyhine ağır şartlar getiriyor. Buna karşı işçi ve öğrencilerin katıldığı sokak eylemleri sürerken, ardı ardına genel grevler gerçekleşiyor. Fransa’da sokaklar sürekli hareketli, yaklaşık üç aydır işçilerin yanı sıra öğrencilerin de katıldığı eylemlerde şu ana kadar yüzbinlerce kişinin sokaklara döküldüğü ifade ediliyor. Ulaşım, madencilik, eğitim, petrokimya, enerji gibi temel sektörlerde gerçekleşen grevler gündelik yaşamı etkileyecek düzeyde. Belçika’da da çalışma yasasında haftalık çalışma saatini 38’den 45’e çıkaran, sosyal yardım sistemi ile kamu sektörü ve eğitimde bütçe kesintileri öngören değişiklik taslağına karşı grev ve sokak eylemleri sürüyor. 31 Mayıs’ta gerçekleşen grevde bazı noktalarda toplu taşıma hizmetinin tamamen durduğu, taşımacılık işçilerinden postane işçilerine, öğretmenlerden gardiyanlara pek çok sektörde grevin etkili olduğu ifade ediliyor.

2015’te İspanya ve Yunanistan’da, Avrupa ekonomisinin “zayıf halkalarında” yaşanan ekonomik krizlerin faturasını emekçilere ödeten kemer sıkma politikalarına karşı uzun soluklu militan eylemler yaşanmışken, 2016’da sıra merkez ülkelere gelmiş gözüküyor. Tüm süreçlerde –şaşırtıcı olmasa da– dikkat çekici olan bir nokta, sermaye politikalarının kendini sosyalist olarak tanımlayan hükümetler (İspanya’da PSOE, Yunanistan’da SYRİZA, Fransa’da Sosyalist Parti)  tarafından yaşama geçirilmiş olması. Gerek Fransa’da, gerekse Belçika’da yürürlüğe sokulmak istenen yasalar, kapitalizmin merkez ülkelerde dahi sınıflar arasındaki uzlaşıyı eskisi gibi koruyamadığının ve çöküşü ertelemek için işçilerin kazanılmış haklarının son kırıntılarına kadar geri alınmak istendiğinin göstergesi. Parça parça yaşanan krizlerin ötesinde Avrupa’nın genelini kapsayacak ekonomik durgunluk ve beraberinde tüm dünyayı etkileyecek bir ekonomik kriz riski giderek daha fazla dillendiriliyor. Buna özellikle Ortadoğu coğrafyasında yaygınlığı ve şiddeti artan savaşlar ve bununla beraber artık çözümsüz hale gelen mülteci krizi de eklenince ara çözümlerin ne sermaye açısından geçerliliği kalıyor, ne de işçi sınıfı açısından. Fransa ve Belçika’da sermayenin hizmetindeki hükümetlerin tüm tepkilere rağmen işçiler için oldukça ağır şartlar içeren düzenlemeleri yasalaştırmakta kararlı olmaları da bu çözümsüzlüğün göstergesi. Benzer düzenlemeler Türkiye’de de parça parça yürürlüğe sokuluyor ve sokulmaya devam edileceği anlaşılıyor.

Bugün ABD’li emlak zengini Donald Trump’ın Cumhuriyetçi partiden aday olabilmesi “beklenmedik” olarak nitelendirilse de durum hiç de öyle değil. Yaşadığımız dönemin kapitalizmin yapısal kriz dönemi olduğunun farkında olan herkes Trump gibi multi-milyoner karikatürize bir karakterin, popülist aşırı sağ söylemlerinin karşılık bulacağını görebilir. Trump’ın söylemlerinin karşılık bulması tüm dünyada radikal sağın yükseliş trendinin bir parçası. Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda IŞİD, El Nusra gibi cihatçı örgütler, Avrupa’da ise göçmen karşıtlığının da etkisiyle faşist partiler giderek güç kazanıyor. Benzer biçimde özellikle 2011 sonrasında Türkiye’de de AKP’nin “demokratik reformlar” yaptığı bir ülkeden Erdoğan’ın mutlak egemenliğinin tesis edilmeye çalışıldığı bir diktatörlüğe gidiliyor. Özetle kapitalist sınıfın refah toplumu ve demokrasi masallarının artık bir inandırıcılığı kalmadı. Türkiye’de kendini AKP karşıtlığı üzerinden var eden solcular Erdoğan’ın sözleriyle meseleyi bir şaka malzemesi yapsa da Fransa gibi “demokrasisiyle” övünen bir ülkede, işçilerin eylemlerine karşı polis şiddeti de bunu gösteriyor. Ancak bizim için mesele demokrasi eksikliği, çözüm ise daha fazla demokrasi değil. İşçi sınıfının kendi dinamiklerinden uluslararası düzeyde örgütlenmiş bir hareket ve üretim ilişkilerini kökten değiştirmeyi önüne koyan devrimci bir alternatif çıkmadığı sürece kötüye gidiş devam edecek gibi gözüküyor. SYRİZA örneği, solcu hükümetlerin sermayeye hizmet ettikçe varlıklarını sürdürebileceklerini, dolayısıyla söylem ne kadar radikal olursa olsun sistem içi araçlarla, kökten bir çözümün mümkün olmadığını gösterdi. Mülteci sorunu, savaşlar, ekolojik yıkım, giderek duyulur hale gelen yolsuzluk haberleri vb. düzenin artık çürüdüğünü, kapitalizmin sürdürülemez olduğunu gösteriyor. Sağ radikalizmin karşılıklı yükselişinin sorunları daha da derinleştireceği çok açık. Ancak sermayenin varlığını koruyabilmesinin yolu da bu: savaşları arttırmak, sınırları kapatmak, işçi sınıfına verilmiş olan hakları durmadan geri almak…

Bugün kapitalist sınıf dünyanın hiçbir yerinde rahat değil, düzeninin sarsıldığının farkında. Ancak onların kendi çıkarları için, insanlığı yok oluşa sürüklemek pahasına bu sistemi sürdürmeye çalışacağını biliyoruz. Onların çözümü, daha fazla sömürü, daha fazla savaş, daha fazla yıkım… Mesele bizim çözümümüzün ne olacağı… Bugün Fransa ve Belçika’da olduğu gibi zaman zaman yükselen ve geri çekilen her kitlesel kalkışma, kendi alternatifimizi üretecek güce sahip olduğumuzu bize göstermesine rağmen bu alternatifi ortaya koyacak cüreti bir türlü gösteremiyoruz. Türkiye’de, Yunanistan’da, İspanya’da, Latin Amerika’da, son olarak da bugün Fransa ve Belçika’da olduğu gibi dünyanın dört bir yanında kitlesel işçi hareketleri yükseliyor ancak kurucu bir niteliğe bürünmediği için bir süre sonra geri çekiliyor. Elbette bu bir süreç ve birilerinin iradesiyle aşılmayacak ancak bu sıkışmışlık halinden kurtuluş için; uluslararası ölçekte devrimci bir alternatifin gerekli ve mümkün olduğunu ısrarla vurgulamak da bunun ortaya çıkabilmesinin önkoşulu. Bugün Fransa’da ve Belçika’da mücadele edenlerin sınıf kardeşlerimiz olduğunu hatırlamak, onlarla bağları güçlendirmek, deneyimlerini öğrenmek ve dayanışmanın yollarını aramak belki de bu çabanın bir ayağı olacaktır. Bizler için de kiralık işçiliğin yasalaşmasından sonra sıranın kıdem tazminatının gaspına geldiği düşünülürse, meselenin her yerde paralel işlediği ve uluslararası dayanışmanın önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Share.

Comments are closed.