Enflasyon hakkında her şey – M. Murat Kubilay

0

Memleketimizin ateşle imtihanıdır enflasyon. Düşer derler; ama o fiyatların değil, fiyatların yalnızca artış hızının düşmesidir. 3 haneli enflasyondan buralara indirdik yetmez mi derler; bugün dünyada birçok ülkede enflasyonun 0 olduğunu, hatta kimisinde 0’ın altında olup fiyatların düştüğünü söylemezler.

Enflasyon, belki bir dolar kuru kadar bizlerde travmatik etkiye sahip değil; ne de olsa Almanlar gibi 1920’de sobada ısınmak amacıyla değerini yitirmiş Alman markı destelerini yakmak durumunda kalmadık hiç. Yine de enflasyon bu ülkenin acısı, kanayan yarası, bir türlü yok edilemeyen canavarıdır.

İşte bu yazı ile bol görsel eşliğinde ve resmi verileri kullanarak enflasyonun detaylı hikayesini anlatacağız. Cevaplayacağımız sorular ne mi? Enflasyon nedir, nasıl hesaplanır, sepetinde neler var; fiyatlar en çok hangi grupta artmış, hangi bölgede artmış, hangi ürünler zamlanmış; enflasyon neden kötü, en çok kime zarar vermiş; Türkiye’de enflasyondan sorumlu kim, hükumetin enflasyon hedefi ne, dünyada enflasyon eğilimi nasıl, enflasyon canavarı neden ölmüyor ve nasıl yok edilir?

Peki bu yazının amacı ne? “Eski günler geride kaldı, bir daha dönmeyecekler” söylemiyle liradan 6 adet 0’ın törenle atıldığı 2005 başından bugüne bir şeylerin hakikaten değiştiğini ancak başka birtakım şeylerin hala değişmediğini üstelik kemikleşerek kalıplaştığını vurgulamak.

Nasıl mı? 1 kuruşu piyasada bulabilen ve hatta hatırlayan kaldı mı? Hatta 5 kuruşun acaba ne kadarlık ömrü kaldı?

Enflasyon nedir?

İlk başta kitap tanımıyla ifade edelim:

“Genel fiyat düzeyinde meydana gelen sürekli artışa enflasyon denir”.

Yani tek bir üründe kalıcı veya çok sayıda üründeki geçici fiyat artışı değil; genel düzeyde istikrarlı artışa enflasyon denir. Peki genel fiyat düzeyi nedir? Örneğin konumuz tüketiciler ise (%90 ihtimalle konu hep budur); onların kullandığı ortalama bir alışveriş sepetindeki (yalnızca mal değil, hizmetler de dahil) fiyat endeksidir.

Kısaca tüketici enflasyonu (TÜFE) ile üretici enflasyonu (ÜFE) arasındaki farka da değinelim. İlki günlük hayatta kullandığımız ve bu yazıda konu ettiğimiz tüketicilerin enflasyonu iken; ikincisi üretim maliyetlerindeki değişimi sektörel (madencilik, imalat vb.) ve ürün cinsini (hammadde, ara mal, enerji vb.) temel alarak tespit eden enflasyondur. Her iki enflasyon üreticilerin pazar kapma yarışı ve fiyatların esnekliği gibi çeşitli nedenlerle birbirlerinden zaman zaman ayrışsa da maliyet artışları tüketicilere genel olarak yansıtıldığı için birbirinden sürekli bağımsız olamazlar.

Enflasyon 0’dan büyükse fiyatlar artmış demektir; aksi deflasyon yani genel fiyatlar düzeyinde düşüş demektir. Bu durum aylık bazda ara sıra ülkemizde yaşanmakla birlikte yıllık bazda ülkemizde hiç yaşanmamıştır. Yani Türkiye’de az veya çok enflasyon her zaman vardır ve son dönem hariç dünyanın birçok ülkesinde de benzer bir durum geçerlidir. Önemli olan enflasyonun varlığı değil; düzeyi ve öngörülebilirliğidir.

Ancak bazen haberlerde enflasyonun düştüğünü duyarsınız işte o yıllık olarak ölçülen enflasyonun düşüşüdür; yani fiyatlar yine artmıştır fakat daha az artmıştır. Daha açık bir ifadeyle bir futbol karşılaşmasının ilk ayağında 5 gol yiyip ikincisinde yalnızca 3 gol yiyince; ‘enflasyon 2 gol düştü’ diye sevinmektir.

Peki aylık veya yıllık dönemdeki enflasyon ne demek? Bu ayrım çok basit; ilki son 1 aydaki ikincisi ise son 12 aydaki fiyat değişimini gösteriyor. Madem öyle neden TV haberlerinde baz etkisi diye bir şey duyuyorum? İşte onun nedeni de genel adetin (mevsimsellik ve maaş zammı hesabı etkisinden ötürü) aylık değil yıllık, yani 12 aylık enflasyon olması.

Son 12 ayın enflasyonu (yıllık enflasyon) her bir ay geride kaldığında doğası itibarıyla 1 ay kayıyor. Yeni bir aya girdiğimizde yıl dışı kalan (artık 13 ay geride kalmış olan) hesabımızdan çıkmış oluyor. Eğer hesaptan çıkan aydaki enflasyon çok yüksekse, yeni gelen aydaki enflasyon yüksek bile olsa (yani fiyatlar artsa bile) enflasyon düşmüş oluyor. Futbola geri dönelim, ligdeki yalnızca son 12 maçtaki performansa bakıyorsak, 12 maç önce 5-0 yenilmişken ilk oynadığımız karşılaşmada 3-0 yeniliyorsak; hemen sevinmiş gibi oluyoruz. Çünkü 12 maçlık (yıllık diyelim) gol yeme enflasyonumuz 2 gol düştü; halbuki daha yeni 3 gol yemiştik!

AKP öncesi ve döneminde enflasyon yüzde kaç?

Enflasyon hesabında en ideal bakış açısı bu değil; yönetimsel ve sistemik olarak bütünlük arz eden bir dönemin tamamına birden bakmak daha açıklayıcı olur. Ne zaman mesela? 1 Ocak 2003 sanırım fazlaca anlamlı olur. Çünkü hem AKP iktidarının oluştuğu hem de TÜİK’in istatistiksel olarak temel yıl olarak kullandığı dönüm noktası diyebiliriz. 1 Ocak 2003’ten 31 Aralık 2019’a kadar geçmiş olan 17 yıllık sürede enflasyon ne kadar, daha da açık konuşalım tüketicinin sepeti ne kadar zamlanmış?

%377. Yani 100 TL’ye aldığınız sepet olmuş 477 TL. Başka bir şekilde ifade edeyim 1 Ocak 2003 tarihinde cebinizde 100 TL varsa onun 79 TL’si buharlaşmış, elinizde 21 TL kalmış. Tipik iktidar taraftarlığı yapıp, “kardeşim sen eskiden enflasyonun kaç olduğunu biliyor musun” sorusunu da cevaplayalım. 1985-2002 arasındaki bir önceki 17 yıllık süreçte enflasyon %433510. Yani fiyatlar sadece artmamış adeta patlamış; bu oranı okumak bile zor!

Peki öyleyse her şey çok güzel, şu anda yaşadığımız yüksek enflasyona şükredelim mi demeliyiz? Şimdilik şu kadarını söyleyeyim; geçmişte 3 haneli enflasyonlar yaşadık diye son dönemdekine benzer bir şekilde tek haneli %8-9 bandındaki süreklilik arz eden fiyat artışını küçümsemek çok tehlikeli olur. Çünkü o günlerden bugünlere yalnızca Türkiye değil, Dünya çok değişti. Bu konuya yazının ‘dünyada enflasyon eğilimi nasıl’ kısmında ayrıntılı bir biçimde değineceğiz, lütfen sabırlı olun!

Enflasyon nasıl hesaplanır?

Üstteki soruda belirtildiği üzere enflasyon genel fiyat seviyesindeki artış; haliyle 2 nokta arasındaki fiyat değişimi. Bunu hesaplamak için 2 şeye ihtiyacımız var, ilki zaman aralığı ki onu üstte ayrıntılı bir şekilde açıkladık (ay, yıl veya 17 yıllık AKP iktidarı), ikincisi ise tüketicileri temsil eden bir sepet. Enflasyon hesaplamasında sıklıkla “pinpon topu var ama şu yok bu yok” deniyor ya, işte o konu tam da burada devreye giriyor.

Tüketicilerin (buna Türkiye’nin her yerinde yaşayanlar ve hatta ülkemizi ziyaret eden turistler bile dahil) ortalama bir sepeti var. Hesaplama için Türkiye’nin tüm bölgelerinde yaşayan tüm vatandaşların tüketim paketlerinin (mal ve hizmet dahil) ortalaması alınıyor. Buna Türkiye’nin en zengin insanının içtiği şişesi 5 bin dolarlık şarap da dahil, çiğnediğimiz sakız da. Elbette bu yalnızca teoride, pratikte durum bu değil; bizzat TÜİK açıklamasıyla cevap verelim:

“Hanehalkı Bütçe Anketi, kurumsal nüfus bireysel tüketim harcamaları anketi, turizm anketi ve idari kayıtlardan elde edilen harcama ve ciro bilgileridir (cep telefonu-sabit telefon görüşme ücretleri, şans oyunları, sigortalar… ).”

Yani tüketici sepetinde yer alan her bir ürünün payı anketler neticesinde belirleniyor. Bu anketlere kimler denk geliyor, buna cevap veremem ama şahsıma hiç denk gelmediğini söylemeliyim. Peki bu anket kaç kişiye soruluyor? Cevabı yine TÜİK versin, ben yazım hatalarıyla birlikte aynen aktarıyorum.

“Tüm sosyo-ekonomik gruplardan yaklaşık yıllık 15 000 (3 yıl toplamı 45 000) hanehalkı ile yapılan Hanehalkı Bütçe Anketi, kurumsal nüfus anketi, yabancı uyrukluların Türkiye’de yapmış oldukları harcamalar için turizm anketi ve idari kayıtlardan elde edilen harcama ve ciro bilgileridir.”

İyi kötü elimizde tüm Türkiye’yi temsil eden bir tüketici sepeti oluştu. Ya fiyatlar nereden alınıyor?

“Endekste 81 il merkezinin tamamını da içeren toplam 225 ilçeden fiyat derlenmektedir. TÜFE kapsamında ayda 28 711 işyerinden 544 256 fiyat derlenmekte ve 4 274 kiracı endeks kapsamında takip edilmektedir.”

Oldukça kapsayıcı görünüyor. Peki hangi sıklıkla bu veriler toplanıyor?

“Taze sebze ve meyveler, futbol maçına giriş ücreti, LPG, tüp gaz, mücevher (altın) ve seçilmiş 16 gıda ürünü haftada bir kez ve diğer ürünler ayda iki kez; kiralar dahil ay içi fiyat değişimi az olan 70 madde çeşidi için ayda bir kez derlenmektedir. Benzin ve mazot fiyatları ise günlük olarak takip edilmektedir.”

Özetle TÜİK bizlerin tek başına veya küçük gruplar halinde başaramayacağı bir işi yapıp; bütün yurtta, herkese hitap eden çok sayıda mal (gıda ve akaryakıt gibi) ve hizmetin (kira ve ulaşım ücreti gibi) fiyatlarını derleyip hesaplayarak bize tüketici enflasyonunu sunuyor. İşin kapsayıcı boyutunu aşağıdaki tablo özetliyor.

Enflasyon sepetinde ne var?

Öncelikle ana harcama grupları halinde ifade edelim. Aşağıdaki tabloda 2010 ve 2019 yılına ilişkin harcama sepeti özet bilgisi bulunuyor.

En büyük harcama bekleneceği üzere gıda kaleminde; onu sırasıyla ulaşım ve konut takip ediyor. TÜİK her yıl sepeti güncelliyor; bu tabloda 2010 ve 2019 yılları arasındaki değişimi görebilirsiniz. Gıda ve alkolsüz içeceklerin payı azalırken; lokanta ve otel harcamaları artmış. Alkollü içecekler ve tütünde ise azalış dikkat çekiyor; kaçak içki üretimi bunun nedeni olabilir. Haberleşmedeki düşüş ise dikkat çekici, teknoloji kaynaklı olmalı, satın alınan telefon ücretlerinin de buraya dahil olduğunu belirteyim. Eğlence ve kültür ise oldukça küçük bir orana sahip ve bu gruptaki en büyük ağırlık televizyon satın almak; tiyatro veya bale gösterisi elbette ki değil.

Bir de detaylı olarak ürünlere bakalım; elbette 418 adet maddeyi ayrı ayrı buraya yazıp değerlendirmek mümkün değil. Aşağıdaki tabloda en az %1 payı olan 17 ürünü bulabilirsiniz.

Ürünlerin yaygınlığı (ekmek gibi), sık kullanılması (örneğin beyaz eşya sık alınmıyor) ve elbette ki fiyat düzeyi (sigara) bu ağırlıklardaki ana etkenler. Alkollü içeceklerin toplam payı %0,35. Hac ve umreye ödenen ücretler de aynı oranda %0,35. Ya pinpon topu? Listede pinpon topu özel olarak yok ama başta futbol topu olmak üzere spor aletlerinin toplam payı %0,08.

TÜİK’in enflasyon verileri gerçeği yansıtıyor mu?

Bu oldukça zor bir soru, çünkü ‘kesin yanlış’ iddiasında bulunmak için 81 il 225 ilçe merkezinde 28,721 işyerini ayda birkaç kez gezip fiyatları derlemek; hepsinden ötesi binlerce kişi ile anket yapıp zengin-fakir, genç-yaşlı, kadın-erkek, evli-bekar ve köylü-kentli herkesi temsil eden ortalama bir tüketim sepeti yaratmak gerek.

İlk olarak TÜİK’in gözünden olaya bakalım. Türkiye’de okuma alışkanlığı ve alternatif medyaya erişim sıklığı oldukça düşük; haliyle şu anda okuduğunuz bu yazıya muhtemelen orta-üst ve üst kültür-gelir düzeyindeyseniz erişeceksiniz. Bunun neticesinde yurt dışı tatiller, alkollü içecekler, spor müsabakaları, kültürel etkinlikler gibi esasında temel insan hakkı olan ama ülkemizde yarı lüks hale dönüşmüş tüketim harcamalarınız ortalamadan daha fazla.

Hayatında hiç içki içmemiş, yurt dışına gitmemiş, köyde yaşayıp kira ödemeyen milyonlarca kişinin Türkiye’de olduğunu hesaba katmak gerek. Yani biraz önce belirttiğim grubun, ülke ortalamasından epey ayrıştığını; onların satın aldığı ürünlerde hem hükumetin vergi politikası hem de ithal tüketimde kur artışının etkisinin daha yüksek olduğu; bu nedenle hissettikleri enflasyonun daha fazla olduğunu söylemeliyim ki ben de o daha yüksek enflasyonu hem hisseden hem de yaşayanlardan biriyim.

Peki acaba tüm hikâye bu mudur? Türkiye’de kurumsallaşmada çok büyük gerileme olduğunu; yargı gibi şeffaflık ve dürüstlüğün en yüksek düzeyde olması gereken alanlarda bile kirlenmenin had safhaya ulaştığını artık herkes biliyor ve kabul ediyor. Bununla birlikte Türkiye bir Norveç veya Yeni Zelanda olmasa da hala Uganda veya Guatemala durumunda da olmadığı varsayımı altında şu sonuca varıyorum.

Toplanan veriler bilinçli bir şekilde kesinlikle tahrip edilemez; fakat verilerin toplanma esnasında veya işlenme sürecinde belirli ayarlamalar yapılabilir. Yani fiyatların toplandığı işyerleri ve tarihler ile bir manipülasyon denenebilir; tüketici sepetini ortaya çıkaran anketlerdeki modellerdeki varsayımlar değiştirilebilir. Bunlar yapılıyor mudur? İşte bu sorunun yanıtını sizlere bırakıyorum.

Son olarak bu tartışmalı konuya isim vermeden uzman görüşüyle cevap vereyim. Daha önce çalıştığım finans sektöründeki ekonomist ve araştırmacı arkadaşlarım, birçok iktisadi veriyi ekonometrik yöntemlerle tahmin ettiklerini; enflasyonu ise bizzat ayda 1 kere çok bilinen marketleri ve benzinlikleri gezerek öngörmeye çalıştıklarını söylediler. Üstelik bu yöntemle yakaladıkları isabet oranları, kullandıkları matematiksel yöntemlere kıyasla daha yüksekmiş. Özetle çarşı pazara çıkıp sınırlı sayıda mal ve hizmetin fiyatını derleyerek; TÜİK’in daha önce anketlerle belirlediği tüketim payları ile çarptıklarında başarılı sonuçlar elde edilebiliyormuş. Son dönemde ise hata payı gözle görülür bir şekilde artmış. Bunun nedeni seçilen örneklem midir yoksa olası bir veri tahribatı mıdır; işte o kısmı zaten sizin takdirinize bırakmıştık.

Peki enflasyon yanlış hesaplanırsa bunun sonuçları neler olur? Devlete olan güven azalır, maliyetlerinin daha fazla arttığına inanan şirketler ürünlerine daha yüksek zam yapmaya çalışır. Geleceğe dönük yatırım kararları alınırken hatalı veriler kullanıldığı için, yatırım projeksiyonlarının sonuçları bir hayli şaşabilir.

En yüksek fiyat artışı hangi grupta?

2003 yılından bugüne ana tüketim gruplarındaki enflasyon eğilimlerine de mutlaka değinmeliyiz; çünkü her ürüne zam aynı oranda gelmiyor. Dolayısıyla enflasyondan toplumun tüm kesimleri aynı ölçüde zarar görmüyor. Aşağıdaki tabloda geride kalan 17 yılda fiyatı en çok artan 18 ürün grubu var; yani Zam Süper Ligi ekipleri. Ne olduğu çok net anlaşılmayan ‘diğer bazı ürünler’ şeklinde tanımlananları listeden çıkardığımı belirteyim.

Mücevherlerdeki fiyat artışı hem döviz kuru hem de altın fiyatları kaynaklı olduğu için sizleri şaşırtmamıştır; zaten toplumun çok küçük bir kesimi bu ürünlere erişebiliyor.

İkinci sırada ise yüksek alkollü içecekler, adını açık açık yazalım, rakı var. Milli içkimiz üzerine düşeni yaparak zirveye oynamış ve %1120’lik fiyat artış oranıyla (viski de aynı grupta) neredeyse şampiyon bile olacakmış (eğer küresel altın fiyatlarında artış olmasaydı). 4 ve 14. sırada da bira ve şarap; yani 2 kardeş takım yer almış. 5. sırada tütün olduğunu göz ardı etmeyelim. Dışarıda yemek, otellerde konaklama ve paket turlarla gezi diyorsanız ligde 7, 8 ve 10. sıradasınız. Kişisel bakım ürünlerinin de 3. sırada olduğunu; her mahallede bu alanda açılan zincir mağazalardan anlamış olmamız gerekirdi. Son olarak kitap ile gazete ve dergilerin 13 ve 17. sıradan Zam Süper Ligi’ne girdiğini ekleyelim. Temel bir besin ürünü olan sebzeler de 12. sırada yer almış. Sosyal bir devletin sunması gereken temel insan hakkı okul öncesi eğitim, son sıradan da olsa toplamda 100’den fazla ürünün yer aldığı bu listeye girmeyi maalesef başarmış.

Tek cümlede özetlersek; enflasyon en çok orta ve orta-üst gelir ve kültür grubunu vurmuş; tabi ki bu bir tesadüf değil, siyasi iradenin tercihi.

Son 1 yılda en çok ne zamlanmış?

Sıra geldi son 1 yılın şampiyonlarına, aşağıdaki listede ürün grubu yok bizzat ürünlerin kendisi var.

Sarımsak çıldırmış olmalı! Yalnızca son 1 yılda %149 zam! Limonu da gözlerden kaçırmamak gerek. Biraya artık daha fazla zam yapılamayınca muhtemelen sıra onun yanındaki yer fıstığına gelmiş. Dolar kuruna endeksli köprü ve otoyollar son 1 yılın da zirvesinde ne de olsa “dolar bizim paramız değil ki”. Bozuk eğitim sistemi sonrası yeni alışkanlığımız özel okulları, tiryakisi olduğumuz sigarayı ve her şeyin başı sağlığın bu çağda olmazsa olmaz ilaçları da yılın ilk 10 listesinde!

Fiyatlar en çok hangi bölgede artmış?

TÜİK Türkiye’yi 81 il olarak değil, 26 istatistiksel bölge olarak inceliyor ve bu verileri 2003 değil, 2005 başından itibaren sunuyor. Sonuç biraz sürpriz çünkü 2005-2019 arasındaki 15 yılda birçok bölgedeki fiyat artışı birbirine oldukça yakın. En düşük 15 yıllık birikimli enflasyon %280; en yüksekse %310. Aradaki fark çok küçük olmasa da 15 yıl söz konusu olunca ihmal edilebilir düzeyde; bu nedenle bu konuya ilişkin tabloyu eklemiyorum.

Bu noktada konuştuğumuz verilerin o bölgenin demografisinin de bir sonucu olduğunu unutmamak gerek. Yani İstanbul’da Nişantaşı, Bağcılar’a göre çok küçük kalıyor; her ne kadar Bağcılar’da da az da olsa mutlaka varlıklı kesim olsa da. Bir noktanın altını çizelim; bu veri fiyat değişimini veriyor, yani fiyat seviyesini değil; yani en nihayetinde İstanbul muhtemelen en pahalı yer.

Enflasyonun etkisi nedir?

Enflasyonun en temel olumsuz etkisi yarattığı satın alma gücü kaybıdır. Bu noktada kazancınızın ne ölçüde zamlandığını da eklemelisiniz. Mesela asgari ücret. 2002 sonunda aylık brüt asgari ücret 251 TL iken 2019 sonunda bu ücret 2.558 TL’ye ulaştı. Artış oranı %919. Aynı dönemdeki enflasyon artışı ise %377. Demek ki asgari ücretle çalışanlar 17 yılda reel düzeyde oldukça yüksek kazanç sağlamışlar. Tabi asgari ücretin altında çalıştırılan, sigortası yapılmayıp güvencesiz çalıştırılan ya da işsiz olanları da unutmamak gerek.

Yükseköğretim mezunu olanların maaş artışlarının asgari ücretlilerin altında kaldığını biliyoruz. Aynı grubun tüketim alışkanlıkları ve yaşam tarzlarından ötürü enflasyondan en çok etkilenenler olduğunu biraz önce belirtmiştik. Bu konu başlı başına ayrı bir yazı konusu olduğu için detaya daha fazla girmeyeceğim; fakat şu son sözleri de söylemeliyim: son 17 yılda enflasyon ve ücret zamları düşük gelir grubunu orta gelir grubuna yaklaştırdı. Peki nasıl? Herkesi zenginleştirmek yerine, fakirlikte birleştirerek.

Üstelik bu hesaplara zayıflayan sosyal devlet; yani cebimizden daha fazla eğitim ve sağlık gibi alanlarda harcama yapmamız dahil değil. Şunu da ekleyim; bu yapılanların ismi gelir adaleti sağlamak değil; çünkü gelir adaleti dar gelirli ile orta direk arasında değil; zengin ile fakir arasında sağlanmalıdır.

Enflasyonun başka zararları da var mı? Olmaz mı, öngörülebilir ve düşük olmadığı müddetçe geleceği planlamayı zorlaştırır; çünkü belirsizliği artırır ve haliyle doğru yatırımları caydırır. Hiç mi faydası yok? Daha önce faizle kredi almış olanlara var, borçlarını daha kolay ödeyecekler; tabi borç verenlerse zarar görmüş olacak. Fakat sürekli yukarı yönlü enflasyon şoklarında en nihayetinde kreditörler ek risk primi talep edip ve bu şekilde oluşan kayıplarını telafi etmeye çalışacaklardır.

Türkiye’de enflasyondan kim sorumludur?

Bu sorunun cevabı açık bir şekilde Merkez Bankası kanununda belirtilmiş;

“Hükümetle birlikte Türk lirasının iç ve dış değerini korumak için gerekli tedbirleri almak ve yabancı paralar ile altın karşısındaki muadeletini tespit etmeye yönelik kur rejimini belirlemek.”

Açıkça görüldüğü üzere Türk lirasının iç değerini yani enflasyona karşı koruma ve dış değerini yani döviz ataklarına karşı koruma görevi hükumete ve para politikasındaki tek yetkili kuruluş Merkez Bankası’na ortak olarak verilmiş. Zaten ülkemizde uzunca bir süredir enflasyon hedeflemesi yapılmaktadır.

Peki belirlenen enflasyon hedefi yüzde kaç? 2012 yılından beri belirlenen hedef %5 ve hatta önümüzdeki 3 yıl için de aynı hedef konuldu. Peki bu hedef başarıldı mı? Son 8 yılın tamamında enflasyon hedefi tutturulamadı; hatta 2018 yılında hedefin 4 kat üstüne çıkıldı.

Enflasyon hedefinin yasal bir bağlayıcılığı yok mu? Olmaz olur mu, elbette var ve hedef %2’den fazla saptığında (son 8 yılın 7’sinde) Merkez Bankası başarısızlığı konusunda hükumete açık mektup yazarak izahatta bulunur.

Peki hükumetin buradaki rolü ne? Para politikası enflasyonla mücadelede tek etkili yöntem değildir; bizzat hükumetin kontrolündeki maliye politikası da çok etkilidir. Örneğin devlet tarafından belirlenen fiyatlar (tren bileti gibi) ve vergi oranları (alkollü içecek zamları) belirleyicidir. Ötesi iç ve dış politik gelişmelerde hükumetin yüksek etkisi vardır ve erken seçim kararları ya da sınır ötesi operasyon gibi kararlarda döviz kurunda artış ve neticesinde enflasyon oranında sıçrama gerçekleşebilmektedir. Bu nedenlerden ötürü Merkez Bankası ve Hükumet enflasyon hedeflemesinden beraber sorumludur.

Özellikle son dönemde Bakan Albayrak ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doğrudan veya dolaylı Merkez Bankası kararlarına müdahil olması; hükumetin sorumluluğunu daha da artırmaktadır. Özetle Türkiye’de düzenli olarak enflasyon hedeflemesi başarısızlığa uğramıştır. Bu durumun neticesinde kimlerin bedel ödeyip kimlerin ödüllendirildiği ise siz okuyucuların takdiridir.

Dünyada enflasyon ne düzeyde?

Bu bağlantıda 186 ülkeye ait en güncel enflasyon oranlarını bulabilirsiniz. Türkiye bu listede 15. sırada yani en yüksek enflasyona sahip ülkeler grubunda. Venezuela %39 bin gibi ultra hiper enflasyonu ile açık ara ilk sırada. Daha önce tüm zamanların enflasyon rekorunu kırmış (2008 Kasım ayı %79.600.000.000) Afrika ülkesi Zimbabwe ise %481 oranıyla hala hiper enflasyona sahip. Bizden yüksek enflasyon oranı olan tek geri kalmamış ülke %51 ile Arjantin.

En düşük enflasyona sahip 22 ülkede ise enflasyon 0’ın altında yani fiyatlar düşmüş. Gelişmiş Batı ülkelerinde ise ortalama enflasyon %1-3 arasında. Komşumuz Suriye’de ise enflasyon %3,8. Özetle Türkiye’de enflasyon hala çok yüksek. Üstelik Dünya son 40 yılda bu konuda çok mesafe kat etmiş. Aşağıdaki görselde ABD tüketici enflasyonu bulunuyor. Bir zamanlar %14’e kadar çıkmış olan ABD TÜFE’si; yaklaşık 30 yıldır %1-3 bandında.

Tabi sadece ABD değil, Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ülkelerin çok ötesinde ‘çılgınca enflasyon yaşayan’ ülkelerin de dönemi birkaç istisna hariç artık geride kaldı. Bolivya 1985’te %20000, Arjantin 1990’da %20000 ve Peru 1991’de %12000 düzeyinde enflasyon yaşamıştı. Daha önce belirttiğimiz üzere benzer bir durum bugün sadece Venezuela’da var. İsrail’in de 1986’da %500’ü gördüğünü ekleyelim. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde de kısa dönemlerde hiper enflasyon yaşanmış; fakat bu dönemler hep savaş veya iç savaşların doğal sonucuydu.

Özetle, Türkiye’de 1970 sonrasında azgınlaşan enflasyon canavarının daha kontrol edilebilir hale gelmesi Türkiye’ye özel bir durum değil; yine de yaşanmış o kötü günleri hatırlayıp varılan noktayı da göz ardı etmemek gerek. Tabi tamamen yok edilmeyen canavarın özellikle 2018’de nasıl hortladığını unutmamak şartıyla.

Neden enflasyon canavarını öldüremedik?

En basit anlatım diliyle enflasyonun oluşma nedeni mal ve hizmetlere olan talebin, bu mal ve hizmetlerin arzını aşması; satın alabilmek için daha yüksek ücret ödenmesi. Peki neden böyle bir durum olur? Tüketimi özellikle kredilerle teşvik eden, buna karşılık yeter düzeyde üretim yapmayan bir ülkeyseniz; enflasyonu bir türlü tuş edemezsiniz. Başka bir ifadeyle tüketim kültürü kazanmış bir nesil yaratıp; ancak aynı nesli kaliteli eğitim ile üretken hale getiremiyorsanız varacağınız yer enflasyon oluyor.

Üstelik böyle bir ortamda ekonomiyi yönetenler kendi bekalarının peşine düşmüşlerse; ülkedeki toplam arz artırılamasa bile mega projeler ve banka kredileri yoluyla toplam talep iyice tutuşturulur; bu durumun tek sonucuysa süreklilik arz eden enflasyon olmaz. Enflasyon bir kalp krizi veya kanserden çok, yüksek tansiyonu anımsatır; uzunca süre onunla yaşayabilirsiniz ama en nihayetinde hayatınız kısalır ve kalitesi düşer.

Çünkü içeride yeterli arz olmayınca talep dışarıya yönelir, önce cari açık verilir ardından onun finansmanı için de dış borçlanmaya girişilir; o da yetmediğinde elde avuçta ne varsa yabancı yatırımcılara satılır. Böyle bir ülke sizlere tanıdık geldi mi? 2002-19 Türkiye’sinin herkesin anlayabileceği dilde kısa hikayesi işte budur.

Peki enflasyon canavarı ile nasıl mücadele edilir?

Az tüketip çok üreterek diyeceğim ama 2020’ye girerken satın alma gücü iyice düşmüş rekor düzeyde işsizlik içinde kıvranan vatandaş çoktan tüketimini kıstı ve gün geçtikçe biraz daha kısıyor. Geriye üretimi artırabilmek kalıyor; bunun için de yeni bir sanayi planlaması, eğitimde aklın esas alınması ve ekonomi yönetiminin öngörülebilir olması şart. Bunları mevcut hükumetten bekliyor musunuz? Bu soruyu vicdanınızla lütfen yanıtlayın.

Tabi sadece yeni bir anlayış ve iç koşullardaki iyileşme de yeterli değil. Ülkemizde faiz oranlarının tarihi düşük, döviz kurunun istikrarlı ve yurt dışından finansmanın kolay bulunduğu günler böyle bir atılım için ideal önkoşulları yaratmaktaydı; fakat bu ortam artık geride kaldı. Bir de üzerimize 434 milyar dolar döviz cinsi borcumuz var, özelleştirilebileceğimiz çok fazla bir şey kalmadı ve ötesi Hazine garantili köprü, otoyol havalimanı ve hastanelere tam miktarını bilemediğimiz milyarlarca dolar borçluyuz.

Bunları da hesaba dahil edersek yeniden üretim ekonomisi kurmak ve enflasyon canavarına geçici çözüm olan ithalatla değil, kalıcı üretim artışı ile karşı koymak hiç kolay olmayacak.

Bu zor ama güzel hikâyenin yazılabilmesi için Çılgın Türkler’e çok ihtiyaç olacak!

Kaynak: ParaAnaliz

Share.

Comments are closed.