Ekolojik bir topluma doğru – Murray Bookchin

0

Murray Bookchin’in “Ekolojik Bir Topluma Doğru” kitabının aynı isimli bölümünden alıntıdır.

Çevresel bozulmanın, endüstrinin ve hükümetin hataları ya da kötü niyetlerinden çok daha derin köklerinin olduğu temel gerçeğini her nasılsa gözden kaçırmıyor muyuz? İster kirlenme, ister endüstriyel yayılma, isterse nüfus artışı nedeniyle olsun, bıkıp usanmadan çevresel bir felaket ihtimali üzerine vaaz vermek, insanlık durumunda, özellikle teknolojik ya da etik olmaktan çok ağırlıklı olarak toplumsal nitelikli daha temel bir bunalımın üstüne istemeden de olsa bir perde çekmek anlamına gelmiyor mu? Tekrar tekrar çevresel bunalımımızın boyutlarına takılmak ya da “kirletme karlıdır” mantığının kolay reddiyle meşgul olmak ya da belli bir soyut “biz”in bu kadar çok çocuk doğurduğundan ya da verili bir endüstrinin bu kadar çok meta ürettiğinden dolayı sorumlu olduklarını ileri sürmek yerine, ben şunları sormak istiyorum: Çevresel bunalımın kökleri bugün bildiğimiz haliyle bizzat toplumun yapısında yatmıyor mu? Toplumsal dünyayla doğal dünya arasında yeni bir denge yaratmak için gereken değişimler toplumun ekolojik doğrulara göre temelden, aslında devrimci bir biçimde, yeniden kurulmasını gerektirmiyor mu?

“Çevrecilik” mevcut toplumun temelinde yatan insanın doğaya hükmetmesi gerektiği anlayışını sorgulamaz; aksine, tahakkümün neden olacağı tehlikeleri azaltacak teknikler geliştirerek, bu tahakkümün önünü açmayı
gözetir. Tahakküm nosyonunun kendisini sorgulamaz.

Ekoloji, bana göre, doğa ve insanlığın doğal dünyayla ilişkisi hakkında daha geniş bir kavrayış getirir; biyosferin dengesini ve bütünlüğünü kendinde bir amaç olarak görür. Doğal çeşitlilik, yalnızca ekosistemi oluşturan bileşenler ne kadar çeşitli olursa, ekosistemin o kadar istikrarlı olacağından dolayı değil; çeşitliliğin kendi başına, güçlü bir canlı evren nosyonunun parçası olarak bağrımıza basmamız gereken bir değer olmasından dolayı da geliştirilmelidir… Nihayet, ekoloji, ekosistem düzeyinde hiyerarşi tanımaz. “Hayvanlar kralı” olmadığı gibi “en alt sınıf karıncalar” da yoktur. Bu nosyonlar doğal dünyayla ilişkilerimizin ve toplumsal tutumlarımızın yansımalarıdır. Bir ekosistemdeki bitkisel ve hayvansal çeşitliliğin parçası olarak yaşayan hemen her şey bütünün dengesini ve tamlığını sürdürmede karşılıklı eşit rol oynar.

İnsanın doğaya hükmetmeye yazgılı olduğu nosyonu insanın insan üzerindeki, daha erken bir döneme gidersek, belki erkeğin kadın üzerindeki ve yaşlının genç üzerindeki tahakkümünden kaynaklanır. Bizzat deneyimi tüm biçimleriyle hiyerarşik piramidimsi dizilişine uygun olarak düzenleyen hiyerarşik zihniyet, hiyerarşik bir toplum tarafından içine çekildiğimiz bir algılama ve kavramsallaştırma tarzıdır. Bu zihniyet hiyerarşi tanımayan cemaatlerde anlam taşımaz ya da hiç görülmez. Basit bir cinsel işbölümüne dayanan, devlet ve hiyerarşik kurumlar barındırmayan, “ilkel” denen toplumlar gerçekliği, bizim yaptığımız gibi, olguları “üstün”, “aşağı’ ya da “üst”, “alt” terimlerine göre sınıflandıran bir filtre yardımıyla algılamazlar. Bu gerçek anlamda organik cemaatler, eşitsizliğin yokluğunda eşitlik anlamına gelen bir sözcüğe de sahip değildiler. Dorothy Lee’nin “ilkel” akılla ilgili olağanüstü tartışmasında ortaya koyduğu gibi, “eşitlik, uygulanacak bir ilke olarak değil; şeylerin bizzat doğasında, kültürün kendisinin demokratik yapısında bir yan ürün olarak vardır.

Böylesi toplumlarda, eşitlik hedefine ulaşmak gibi bir çaba yoktur ve aslında eşitlik gibi bir kavram yoktur. Çoğunlukla, kıyaslama yapmak için dilsel bir mekanizma bulunmaz. Onun yerine, yaşa ve cinsiyete bakmaksızın, insana ve tüm bireylere mutlak bir saygı vardır.” Bu kültürlerde baskıcı ve hükmedici değerlerin yokluğu belki de en iyi biçimde, Lee’nin ilk elden araştırdığı bir halk olan Kaliforniya’daki Wintu Yerlilerinin sözdiziminde açığa çıkar. Örneğin, Wintu’lu bir anne bebeğini gölgeye “taşımaz”, onunla gölgeye “çekilir”. Bir şef halkını “yönetmez”, onların yanında “durur”. Ne olursa olsun, şef onların danışmanından öte bir varlık değildir ve görüşlerini dayatmak için baskı gücü yoktur. Bir Wintu, “bizim gibi, ‘bir kocaya’, ‘bir oğula’ ya da ‘bir kız kardeşe sahibim’ asla demez; aslında, diyemez. Kabullenmek sahip olduğumuz şeyleri ifade etmenin bildik bir yoludur ve onlar bu terimi saygı duydukları her şey için kullanırlar, öyle ki bir kişinin oku ve yayını kabullendiği söylenebilir.

“Kabullenmek”, yalnızca derin bir karşılıklı saygı duygusu ve bireysel iradeciliğe verilen değeri ima eden bir ifade değildir, birey ile grup arasındaki derin birlik duygusunu da anlatır. Grup içinde birlik duygusu, zamanla, cemaatin doğal dünyayla ilişkisine yansıtılmıştır. Psikolojik olarak, cemaatler içindeki insanlar, doğal güçler üzerinde, görece basit teknolojilerinin yapabileceğinden daha büyük bir etki yaptıklarına inanıyor olmalıdırlar; bu, grup ritüelleri ve büyü süreçlerinde oluşan bir yanılsamadır. Bu ritüeller ve süreçler her ne kadar ayrıntılı olsa da, insanlığın doğal dünyaya, aslında, doğrudan çevrelerine bağımlılığı duygusu hiçbir zaman tümüyle yitmez. … Bu noktada insanlar doğa güçlerini yatıştırmak ya da onları manipüle etmeye çalışmakla kalmazlar; seremonileri (onlara göre) yaratıcı bir biçimde etinden ve sütünden yararlandıkları hayvanların çoğalmasına, mevsimlerde ve iklimde değişim sağlanmasına ve ekinlerin verimliliğinin arttırılmasına yardımcı olur.

Bu ahenk içindeki doğa görüşünün erken dönem insan cemaatlerinde rastlanan ahenkli ilişkilerden doğduğunu görmek güç değildir. Tıpkı Ortaçağ teolojisinin Hıristiyan cenneti feodal hatlar üzerinde inşa etmesi gibi, tüm çağların insanları da toplumsal yapılarını doğal dünyaya yansıtmaktadır. Kuzey Amerika ormanlarında yaşayan Algonkian’lara göre, kunduzlar, cemaatin esenliği için akıllı bir işbirliğine girerek, klanlar halinde kendi kulübelerinde yaşarlar. Hayvanların da kendi “büyü”leri, kendi totem ataları vardır ve ruhu tüm kozmosu besleyen Manitu onlara can vermiştir. Dolayısıyla, hayvanların dostluğunu kazanmalıyız, yoksa insanlara derilerini ve etlerini vermeyi reddedebilirler. Organik cemaatin yaşamını sürdürebilmesinin önkoşulu olan işbirliği ruhu böylelikle doğa ve doğal dünyayla toplumsal dünya arasındaki etkileşim yoluyla yazı-öncesi insanların dünya görüşlerine bütünüyle girmişti.

Cinsel işbölümü ve kan bağına dayanan bu birleşik organik cemaatlerin hiyerarşik ve nihayet sınıflı toplumlara parçalanması zamanla toplumun doğal dünyayla birliğini de bozdu. Klanların ve kabilelerin yaşlıların gençlere hükmetmeye başladığı yaşlılar yönetimlerine dönüşmesi; kadınların erkeklere evrensel boyun eğişlerini getiren ataerkil ailenin ortaya çıkışı; daha kötüsü, toplumsal statülere dayalı hiyerarşilerin sistematik maddi sömürüye dayalı ekonomik sınıflarda billurlaşması; kır karşısında kentin ve kan bağlan karşısında toprağa bağlılığın artan ağırlığının ardından, kentin ortaya çıkması ve nihayet, cemaat yaşamından arta kalanlar üzerinde baskıcı bir hâkimiyet uygulayan profesyonel bir askeri, bürokratik ve politik aygıtın, devletin ortaya çıkışı; zamanla arkaik dünyayı parçalayan ve tuzla buz eden tüm bu bölünmeler ve çelişkiler insan yaşamına ilişkin aygıtların hiyerarşik çizgide yeniden toplumsallaşması sonucunu doğurdu. Bu yeniden toplumsallaşma cemaati içeriden bölmekle kalmadı, hükmedilen sınıfları tahakküme izin vermekten, kadınları köleliğe izin vermekten suçlu buldu. Gerçekten de, bireyin  psişesi, beden üzerinde aklın, duyusal deneyimler üzerinde hiyerarşik zihniyetin üstünlüğünü sağlayarak kendisine
karşı bölündü. İnsan öznesi, hiyerarşik normlara göre, toplumsalın ve nihayet özmanipülasyonun nesnesi haline geldiği oranda, doğa da nesnelleştirildi, tinden koparıldı ve birçok bakımdan arkaik toplumda yaygın animistik nosyonlardan daha az olmamak üzere fizyo-mekanik bir dış gerçeklik nosyonu tarafından kavramsal olarak ustalıkla kurgulanan metafizik bir varlığa indirgendi. Arkaik insanlığın doğal dünyayla ilişkilerinin aşınmasının ayrıntılarına inmeye burada zamanım yok. Ancak birkaç gözlemi aktarmak yerinde olur. Geçmişin mirası, tıpkı çağımızın hiçbir zaman çözüm bulamadığı pusuda bekleyen sorunlar gibi, birikimsel olarak şimdiye geçer. Sadece bizi zorlayıcı bir dolayımsızlıkla bağlayan burjuva toplumunun engellerini değil, aynı zamanda aileyi ataerkilliğe, yaş gruplarını yaşlılar yönetimine bağlayan bin yıllık hiyerarşik toplumların oluşturduklarını ve el etek çekme ya da kendini aşağılama gibi çarpık tutumlara giren psişeyi kastediyorum.

Burjuva toplumunun ortaya çıkışından bile önce, Helenistik rasyonalizm, kadının statüsünü sanal bir meta olarak onaylamış ve İbrani ahlakı İbrahim’e İshak’ı öldürme yetkisini vermiştir. İster köle ve kadınlar isterse çocuklar olsun, insanların nesnelere indirgenmesi hayvanlara ad veren ve onlara hükmeden Nuh’un bu gücünde yansısını bulur. Böylelikle, Batı uygarlığının iki ana akımından, yani Helenizm ve Judaizm’den kalkarak, erkeğin Prometeci güçleri baskıcı bir rasyonalite ve hiyerarşik bir ahlak ideolojisi haline gelir. Horkheimer ve Adorno’ya göre, kadınlar “biyolojik işlevin, doğa imgesinin ete kemiğe bürünmüş haline dönüşür ki boyun eğdirilmeleri, o uygarlığın şanındandır. … Horkheimer ve Adorno’nun bu tespitlerini “İnsanlar ve Hayvanlar” başlığı altında toplamaları tesadüf değildir; zira bu tespitler yalnızca erkeğin kadınla ilişkilerine değil, hiyerarşik bir toplumda erkeğin bir bütün olarak doğal dünyayla ilişkisine de ışık tutmaktadırlar.

Özgürlük idealinden farklı olarak adalet nosyonu, tüm bu değerleri arkaik eşitliğin bütün içeriğini inkâr eden bir denklik kuralına bağlar. Organik toplumda, tüm insanlar, toplumsal emek fonuna katkılarına bakılmaksızın, yaşam araçları üzerinde hak sahibidirler. Paul Radin buna “vazgeçilmez minimum” der. Arkaik eşitlik burada eşitsizlik olgusunu tanır: Zayıfın kuvvetliye, hastalıklının sağlıklıya, yaşlı ve gençlerin olgun insana bağımlılığı. Gerçek özgürlük, aslında, eşit olmayanların eşitliğidir ki bu, güçleri ötekilerden daha az gelişmiş ya da yetersiz kalmışların yaşam hakkını inkâr etmez. İronik bir biçimde, maddi olarak gelişmemiş bu ekonomide, insanlık herkesin kıt yaşam araçları üzerindeki hakkını, artan fazlalar ve beraberinde ayrıcalıklar için çekişmeleri getiren maddi olarak gelişmiş bir ekonomiden çok daha kesin olarak ve tüm kan kardeşlerini birbirinden sorumlu kılan kabileci karşılıklılık anlayışıyla, daha cömert bir biçimde tanır.

Ancak eşit olmayanların eşitliğine dayanan bu gerçek özgürlük kendi silahıyla vurulmuştur. Maddi fazlalar arttıkça, bu fazlalar çoğun emeğinden azın ayrıcalıklarını çıkaran toplumsal sınıfları doğurdu. Bir zamanlar aralarında kan bağı olan insanların bağlaşıklığını simgeleyen armağan yavaş yavaş bir değiş tokuş aracına ve nihayet bir metaya, modern burjuva alışverişinin tohumuna dönüştü. Adalet, ister mal isterse ahlaki değerler olsun, her şeyde eşitliği temel alarak mübadele ilişkilerine kol kanat germek üzere, özgürlüğün cesedi üzerinde yükselir. Artık zayıf kuvvetliyle, zengin yoksulla ve hasta sağlıklıyla her bakımdan “eşittir”; ama zayıflıklarını, yoksulluklarını ve hastalıklarını saymazsak. Adalet özünde, özgürlüğün eşit olmayanların eşitliği kuralının yerine eşitlerin eşitsizliği kuralını koyar. Horkheimer ve Adorno’nun belirttiği gibi: “Önceleri, fetişler denklik yasasına tabiydi. Şimdi denklik kendi başına bir fetiş oldu. Adalet Tanrıçası’nın gözündeki bağ yalnızca adalete saldırılamayacağını anlatmıyor, aynı zamanda adaletin özgürlük ortamında doğamayacağı anlamına da geliyor.”

Burjuva toplumu sadece denklik kuralını mantıksal ve tarihsel aşırı uçlara taşımıştır. Bütün insanlar alıcılar ve satıcılar olarak eşittir herkes serbest piyasa ortamında egemen egodur. Bir zamanlar insanlığı boylarda, klanlarda, kabilelerde, polisin kardeşliğinde ve loncanın mesleki cemaatinde birleştiren bağlar tamamen çözülmüştür. Kolektif insanın yerini monadik insan alır; geçmişin kan bağı, kardeşliği ya da meslek bağları yerlerini mübadele ilişkisine bırakır. Burjuva piyasasında insanlığı birleştiren şey rekabettir: Tek bireyin herkese karşı evrensel düşmanlığı. Rakip sermayeler, el koyan ve savaşan burjuva girişimler düzeyine erişen piyasa acımasız bir kuralı dayatır: “Büyü ya da öl”; sermayesini katlayamayan ve rakiplerini yutamayanlar yutulacaktır. Kişiliğin bile alınıp satılan bir nesneye indirgendiği bu giderek daralan toplumsallık dışı ilişkiler kümesinde, toplum üretim için üretim kuralına bağlıdır. Denklik kendisini bir mübadele değeri olarak sunar; paranın dolayımıyla, bütün sanat eserleri, hatta her ahlaki kaygı değiştirilebilir bir miktara indirgenir.

Toplumun üretim için üretim kuralıyla yönetildiği ve büyümenin ölümün tek panzehiri olduğu bu nicel denklikler alanında, doğal dünya doğal kaynaklara, benzersiz bir başıboş sömürü alanına indirgenir. Kapitalizm, doğanın insan tahakkümüne sokulması doğrultusundaki kapitalizm öncesi nosyonu onaylamakla kalmaz, aynı zamanda doğanın talanını toplumun temel yasasına dönüştürür. … Üretim için üretim ilişkisi, burjuvanın sapkınlığı sonucunda değil, hem yön verdiği hem de boyun eğdiği bizzat piyasa ağının sonucu olarak yaratılmıştır. Ona ekonomik çıkarlardan önce insan çıkarlarını gözetmesi doğrultusunda çağrıda bulunmak, otoritesinin onun maddi varlığının bir işlevi olduğu gerçeğini göz ardı etmek demektir. Ekonomik çıkarlarından ancak toplumsal gerçekliğini inkâr ederek, aslında, insanlığını kurban eden otoriteyi inkâr ederek vazgeçebilir.

Yine de, bu sistemin yıkılması ve insan toplumu ile doğa arasındaki dengeyi yeniden kuracak bir topluma; işe ilk olarak Adalet Tanrıçası’nın gözündeki bağı çözmekle başlayıp eşitlerin eşitsizliği yerine eşit olmayanların eşitliğini geçirmesi gereken ekolojik bir topluma yerini bırakmak zorunda oluşu gerçeğiyle yüzleşilmelidir. … Böylesi bir ekolojik topluma anarko-komünizm diyorum; yakında çıkacak kitabımda ise bunun adı “ekotopya”dır. Siz kendiniz bu topluma istediğiniz adı verebilirsiniz. Ancak eğer doğaya hükmetmenin insanın insan üzerindeki tahakkümünden kaynaklandığını; doğal dünya ile ahenkli bir ilişki kurma yolunun toplumsal dünyanın ahenkli kılınmasından geçtiğini görmezsek, şimdiye kadar söylediklerimin hiçbir anlamı kalmaz. Bilimsel bir disiplinin kuru
iskeletinin ötesinde, zamanımızla bağlantılı olacak bir toplumsal ekoloji geliştirmezsek, doğal ekolojinin, anlamı kalmayacaktır.

Üretim için üretime dayanan bir toplum içsel olarak anti-ekolojiktir ve sonuçta varacağı yer organik bütünlüğü teknoloji tarafından montaj hattının bir ucundan akan inorganik maddelere, kelimenin gerçek anlamında, klasik fiziğin metafizik önvarsayımlarını oluşturan basit maddeye indirgenen, tükenmiş bir doğal dünyadır.

Ekolojik bir toplum yaratmalıyız; yalnızca arzu edildiği için değil, doğrudan zorunlu olduğu için de. Hayatta kalmak için yaşamaya başlamalıyız. Böyle bir toplum, kapitalist teknoloji ve burjuva toplumunun tarihsel gelişiminin özellikleri olan; makineler ve emeğin en ince ayrıntılarına kadar belirlenmesi, kaynakların ve insanların devasa endüstriyel teşebbüsler ve kentsel birimlerde yoğunlaştırılması, yaşamın katmanlara bölünmesi ve bürokratikleştirilmesi, kentin kırdan ayrılması, doğanın ve insanların nesneleştirilmesi şeklindeki tüm eğilimlerin kökten tersine çevrilmesini gerektirir. Bana göre, bu kapsamlı tersine çevirme, kentlerimizi âdemi merkezileştirmeye başlamamız ve içinde yer aldıkları eko-sistemlerin kalıbına tam anlamıyla uyum sağlayan tümüyle yeni ekocemaatler kurmamız gerektiği anlamına gelir. Burada, âdemi merkezileştirmenin insanları kırsal kesimde tecrit edilmiş aile işletmelerine ya da -yaşamsal bile olsa- karşı-kültür komünlerine dağıtmak anlamına gelmediğini, aksine, kentsel geleneğin, sakinlerinin kavrayabileceği ve idare edebileceği bir kent, eğer insani boyutlara göre ölçülecekse, Aristo’nun meşhur hükınündeki gibi, herkes tarafından bir bakışta kavranabilecek büyüklükte yeni bir polis olarak Helenik anlamında korunması gerektiğini tartışıyorum.

Bir eko-cemaat, işe yaramaz üretim ve teknik, bayağı malların nedensiz büyük miktarlarda üretilmesi ve gözden çıkarılabilen metaların hızlı dolaşımı tarafından değil; üretimde kalıcılığı ve niteliği vurgulayacak, esnek, her amaca uygun makinelerden oluşan yeni türden bir teknoloji ya da eko-teknoloji tarafından desteklenecektir.

Çevreciliği ekolojinin karşısına koyarken, nükleer tesislerin ya da anayolların yapılmasına karşı çıkmaktan vazgeçip ekolojik bir bin yılın gelmesini beklemek üzere sırtüstü yatalım demiyorum. Aksine, mevcut temele daha sıkı sarılmalı, yolumuza çıkan her yerde, elde kalanı kurtarmalıyız; çünkü toplumu eldeki en az kirletilmiş ve en az tahrip edilmiş çevre üzerine kurabiliriz. Ancak salt ekotopya ya da ekolojik yıkım alternatiflerini ön planda tutmalı ve mevcut toplumun bakış açısının barbarlığı kadar anlamsız alternatifler ortaya atmamak için tutarlı bir teori ileri sürmeliyiz. Örneğin, acımasız maddi yokluklar ve yoksunluklar içinde kıvranan “Üçüncü Dünya’ya, endüstrileşmeyin, diyemeyiz. Ancak gelişmekte olan uluslara toplumsal sorunun temellerine inen bütünlüklü bir teoriyle birlikte kendi toplumumuzun ihtiyaç duyduğu teknolojileri ve cemaat modellerini önerebiliriz. Tutarlı bir teorik çerçeve olmaksızın, insanların kendi günlük dar çıkarları bağlamı dışında pekâlâ göz ardı edebilecekleri sıkıcı vaatler, parlayıp sönen mücadeleler ve boş umutlardan başka söyleyecek pek bir şey bulamayız.

Bu konular sonsuza kadar tartışılabilir. Ancak şimdi biraz acımasız, yine de dürüst bir gözlemle noktalayalım. Bizi bekleyebilecek tek özgürlük ironik bir biçimde -ya da diyalektik mi diyelim- seçimlerimizin çok büyük ölçüde sınırlı oluşunun bir sonucu olarak doğar. Yüzyıl önce Marx haklı olarak sosyalizmin alternatiflerinin barbarlık olduğunu söylemişti. Bu alternatifler kötü olduğu kadar acımasızdı belki, ama toplum en azından bunlardan biriyle iyileşmeyi umabilirdi. Bugün durum çok daha ciddidir. Zamanımızın ekolojik bunalımı toplumun alternatiflerini gelecekle ilgili tercihlerimizde çok daha belirleyici bir noktaya getirmiştir. Ya ekolojik ilkelere dayanan bir ekotopya yaratacağız ya da bir tür olarak silinip gideceğiz. Bana göre bu, felaket tellallığı değil; mevcut toplumun yaşam kuralıyla günden güne geçerlilik kazanan bilimsel bir yargıdır.

Mart – 1974

Share.

Comments are closed.