Devlet ve İhtilal: Analiz ve Teorik Hamle – Volkan Yaraşır (El Yazmaları)

0
      Araştırmacı Yazar Volkan Yaraşır’ın Lenin’in 150. doğum günü kapsamında https://elyazmalari.com/  için kaleme aldığı yazıyı sizlerle paylaşıyoruz;

Rus Devrimi tarihi farklı momentlerin ve kırılma noktalarının iç içe geçtiği son derece girift ve zengin sınıflar mücadelesinin tarihidir. Her moment farklı siyasal özneleri ve kimlikleri öne çıkardığı gibi aynı zamanda farklı siyasal özneleri ve kimlikleri etkisizleştiren ya da saf dışı bırakan bir içerik taşımıştır.

Rus Devrim tarihi içinde Lenin, bu momentleri kavrama, teorik olarak analiz etme ve onlara müdahale etme ve Bolşevik Partisi’ni bu momentler içinde yeniden inşa etmedeki rolüyle özel bir yere sahiptir. Bu manada Lenin’i momentlerin teorisyeni diye tanımlayabiliriz. Sınıflar mücadelesi bir momentler bütünselliği ise Lenin bu bütünselliği son derece iyi analiz eden ve militan müdahalelerde bulunan devrimci siyasal bir aktördür.

Rus Devrimi’nin gerçekleşmesi aslında birçok faktörle birlikte olmak üzere Bolşevik Parti’nin ve Lenin’in yaşanan her momentte kendini yenileme ve aşma niteliğiyle doğrudan ilintilidir. Lenin’in ideolojik ve teorik mimarisinin dayandığı zemin de burasıdır. Rusya’daki sınıflar mücadelesinin her momenti, Lenin’in ideolojik-teorik müdahalesini ve hamlesini koşullamıştır. Lenin, momentler arasındaki diyalektiği kurarak her şart altında devrimin güncelliğini aradı. Aranan yıkıcı teoriyle, yıkıcı gücün rezonansıydı.

Lenin’in Devlet ve İhtilal adlı çalışması özünde bu çabayı ifade eder.

Lenin, Devlet ve İhtilal’de Marx’ın sistematiğiyle hareket eder, sınıflı toplumun en önemli aparatının yani devletin yıkılması ve parçalanmasının sosyal devrim açısından yaşamsal öneminin altını çizer. Ve yıkıcı gücün yani proletaryanın siyasi iktidar mücadelesindeki temel hedefini gösterir: Devleti yıkmak ve parçalamak…

Bu hamle iki açıdan önemlidir: Birincisi sınıflı toplumların en konsantre baskı ve tahakküm aygıtı olan devletin paramparça edilmesi, ikincisi yüzyılları kapsayan iktidar ve tahakküm ilişkilerinin yarattığı dünyadan kopmak ve kirliliğinden arınmak…

Devlet ve İhtilal’e Doğru

Rus Devrimi ve Bolşevizm için önemli tarihsel momentlerden biri 1912 ve sonrası dönem oldu. Bu süreç çok vektörlü bir içerikte gelişti. Sınıflar mücadelesinde sarsıcı gelişmeler yaşandı. Sibirya’da bulunan Lena Altın madeni grevi ve grev sürecinde yaşanan katliam dönemin kapılarını aralayan gelişme olarak dikkat çekti. 1912’nin en temel özelliği 1907 sonrası Bonapartist karakterli ve Stolipin kimliğinde vücut bulan gericilik döneminden çıkışı simgelemesiydi. Gericilik koşulları bir yanıyla likidasyon diğer yanıyla çürüme ve yıkım şeklinde kendini dışa vurmuştu. Diğer devrimci yapılanmalar gibi Bolşevik Parti de bu yıkıcı anafordan şiddetle etkilendi. Bolşevizm’in sınıfla kurduğu ontolojik ilişki ve Lenin’in yüksek entelektüel kapasitesi ve örgütsel müdahaleleriyle bu sert pratik atlatıldı. Bu yılları bir başka bağlamda Bolşevizm’in ruhunun inşa edildiği dönem olarak da değerlendirebiliriz. Partinin subleks yapısı, konspirasyon ve yüksek adaptasyon yeteneği, kadroların sabır, kararlılık ve fedakârlık özelliği bu dönemin biriktirdikleridir. Ayrıca özellikle Lenin’de somutlanan partiyi her şartta koruma ve entelektüel hegemonyayı elinde tutma hamleleri gericilik yıllarının aşılmasını sağladı.

Döneme damgasını vuran kitap, fideizmin yarattığı atmosferle birlikte kendini Ernst Mach’ın düşünceleri ve yeni Kantçılığın sentezi olarak Ampriyomonizmle dışa vuran, skolastik ve metafizik savruluşa karşı materyalist bir karşı duruşu ifade eden Materyalizm ve Ampiryokritisizm oldu. Kitap üzerinde mekanik materyalizmin izlerini taşısa da dönemin yarattığı felsefi ve ideolojik tahribata karşı son derece etkili sonuçlar yarattı. Bu ideolojik barikat her şeyden önce partinin ayakta kalmasını sağlandı. Gericilik döneminde parti varlığını korudu. Parti okulu gibi faaliyetlerle (1911) kadroların nitelikleri geliştirildi ve ablukadan çıkışın önü açıldı. Partinin her koşulda faaliyet yürütme kabiliyeti ve sınıfla kurduğu organik bağ ileriki yıllarda sıçramalı gelişmenin ve muazzam atılımların önünü açacaktı.

1912 bu birikimlerin açığa çıktığı yıl oldu. En başta Bolşevik Parti yeniden yapılanma sürecine girdi. Aynı yıl yapılan Prag Kongresi tarihsel olarak devrimci bir kopuşu ve Bolşevizm’in net bir siyasal çizgi olarak konumlanışını gösterdi. Bunun başka bir yansıması yeni merkez komitesine seçilen kimliklerde görüldü. Rusya’da örgütün sürekliliğini sağlayan, yetkin konspirasyon yeteneğine sahip, savaşçı ve militan kadrolar merkez komitesinde görev aldı. Daha sonra adlarından çokça söz edilecek yeni kuşak Bolşevikler olan ve yeraltı faaliyetinde usta Sverdlov, Buharin, Stalin, Şuamyan gibi adlar merkez komiteye seçildi.

Dönemin en çarpıcı atağı Petersburg’da Pravda (Gerçek) adlı günlük gazetenin çıkarılışı oldu. İşçi sınıfı ve kitlelerle partinin arasında volan kayışı işlevi gören Pravda’nın, yayımı sansürün bütün engelleme çabalarına karşın ısrarla sürdürüldü. Lenin Pravda’ya stratejik önem verdiğini şu sözlerle ifade edecekti: “Hepimiz Pravda’cıyız”. Aynı yıl Lenin’in taktik yeteneği ve esnekliğini gösteren ve Hikmet Kıvılcımlı’nın tabiriyle legalitenin istismarının somut örneğini oluşturacak Duma seçimleri gerçekleşti. Lenin yeni sürece etkin müdahale etmek için parti merkezini Krakow’a taşıdı. Seçim sistemindeki birçok blokaja karşı altı Bolşevik Duma’ya girmeyi başardı. Ayrıca yedi Menşevik de Duma seçimlerini kazandı. Duma içindeki devrimci muhalefet önemli işlevler gördü. Parti illegal iskeletini itinayla koruyarak yeteneklerini geliştiriyor, sınıflar mücadelesindeki her momentine müdahale ediyordu. Sınıfla ısrarla bağ kurma uğraşı sürdü. Pravda’nın sağladığı olanaklar son derece iyi kullanıldı. Partinin fabrika hücreleri geliştirildi. Çıkarılan fabrika gazetelerinin sayıları arttı.

1914 yılı emperyalist savaşın başlamasını simgeledi. Aslında emperyalist savaşların ve sömürge savaşlarının bir dizi provası yaşanmıştı. 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı, 1899-1902 Güney Afrika’da Boer Savaşı, 1905 Rus-Japon Savaşı, 1911-12 Trablusgarp (Osmanlı-İtalyan) Savaşı ve 1912-13 Balkan Savaşı gibi gelişmeler emperyal özneler arası savaşın hızla yaklaştığını işaretliyordu.

Savaşın çıkması sürpriz değildi ama savaşa karşı başta SPD’nin ve II. Enternasyonal’e üye birçok partilerin tutumu tam bir hayal kırıklığı olacaktı. Daha önce Enternasyonal’in 1907 Stuttgart ve 1912 Basel Kongeresi’nde savaşa karşı net bir tavır alınarak, savaşı önlemek ve başarılamıyorsa savaşın doğurduğu krizde devrimin olanağını aramak yönünde kararlar çıkmıştı. Ne var ki savaş, ideolojik-teorik kökleri SPD’nin kurulmasına kadar giden ve II. Enternasyonal’in ruhunu belirleyecek sosyal şovenizmi çıplak bir şekilde ortaya koyacaktı. Bu durum enternasyonalizmin reddi ve II. Enternasyonalizm’in çöküşünü simgeledi. SPD parlamentoda savaş kredilerine onay verdi. Sadece partinin sol kanadında yer alan Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht savaşa karşı enternasyonalist bir tutum aldı. Aynı süreç sol kanadın partiden kopması ve amorf özelliklere sahip enternasyonalist devrimcilerin bir araya geldiği Spartakistler Birliği’nin kurulmasıyla sonuçlandı.

Bu milliyetçi anafor etkilerini Rusya’da da gösterdi. Yaşanan büyük bir kırılma ve savruluştu. Lenin uluslararası Marksist hareketin yaşadığı bunalım ve çürüme sürecinin en başta salt bir pratik sorun olmadığını tespit etti. Savaş ve savaşa ilişkin alınan tavır aynı zamanda son derece önemli bir teorik sorunu açığa çıkarmıştı. Hatta Marksist harekete ve Enternasyonal’e hâkim olmuş ve Lenin’in kendi formasyonunu şekillendiren bir Marksizm anlayışıyla hesaplaşmasının önünü açtı. Bu tutum son derece militan ve radikal bir tutumdu ve Marksizm’in ruhuyla bütünleşen bir içerikteydi. Ve bu tutum ancak sınıflar mücadelesinin içinde alınabilecek bir tavırdı. Yani ancak devrimci bir pratik böylesi bir teorik yenilenmeyi zorunlu kılabilirdi. Yoksa yapılan tipik bir teorisizm değildi.

Tabii ki bu noktada Bolşevik Partisi’nin kendisini bir savaşçı parti olarak konumlandırması ve Lenin’in her koşul ve şartta devrimin güncelliğini ya da aynı anlama gelmek üzere devrimin diyalektiğini araması için yol açıcı bir işlev görecekti. Evet, Lenin yıllar önce daha ilk çalışmalarında Rus işçi ve devrimci hareketinin dünya devriminin taşıyıcı veya önder gücü olacağına ilişkin vurgular yapmıştı. Gün öyle bir gündü. Uzun yıllar Almanya merkezli gelişen pratik ve teorik önderlik Rusya’ya kaymıştı. Aslında bu kayma Marx dönemine kadar uzatılabilirdi. 1914 bu manada her şeyin daha alenileşmesini sağlayacaktı.

Lenin bir taraftan emperyalist savaşa karşı net ve kontrpolitika mahiyetinde bir tutum sergiledi. Diğer yandan Hegel Defterleri ya da Felsefe Defterleri olarak da bilinen teorik çalışmaya başladı. Bu süreç ya da moment Lenin’in, Devlet ve İhtilal dâhil, bundan sonraki tüm çalışmalarının içeriğini, ruhunu ve entelektüel derinliğini belirleyecekti. Felsefe Defterleri, evet, bir kopuşu ifade etmekteydi ya da daha doğru bir ifadeyle süreklilik içinde bir kopuşu ifade edecekti. Bu tanımlama sadece bu eser için değil, 1915 sonrası Lenin’in diğer eserleri içinde yapılabilir.

Lenin, Hegel okumalarıyla diyalektiğin olağanüstü esnekliğini ve zenginliğini gösteren ve birbirini tamamlayan ve içeren üç konsantre çözümlemede bulundu ya da üç parametre oluşturdu: Birincisi zincirleme proses, ikincisi süreklilik içinde kopuş, üçüncüsü “pratik ide” düşüncesinde somutlanan radikal özne/örgütlü özne ve  praksis vurgusuydu.

Felsefe Defterleri ve Kopuşlar

Felsefe Defterleri Lenin’in sadece 1914-1915 yılındaki çalışmalarını kapsamaz. Bizi bu konu itibariyle ilgilendiren bölümler bu yıllarda Lenin’in aldığı notlardır. Lenin 1914 sonrasında ağırlıklı olarak Hegel okumalarına yönelir. Bu yönelme/dönüş Hegel’i Marx’ın gözüyle yeniden okuma diye tanımlanabilir. Yapılan bir arkeoloji çalışmasıdır. Aslında yapılan kendini çok somut olarak SPD ve II. Enternasyonal pratiğinde gösteren bir siyasi sistematikle hesaplaşmadır. Bu sistematiğin en temel karakteristiği devrimin diyalektiğini dondurmasıdır. Lenin Hegel’e devrimin güncelliği arayışı içinde,  militan diyalektiğin yeniden kurulması için döner. Feuerbach’ın Leibniz Felsefesinin Açıklanması Geliştirilmesi ve Eleştirisi, Hegel’in Mantık BilimiFelsefe Tarihi, Tarih Felsefesi, Aristoteles’in Metafizik, Lassalle’ın Efesoslu Herakletios’un Felsefesi adlı çalışmalar üzerine yoğunlaşır. Felsefe tarihinin içinde diyalektiğin izini sürer. Leibniz’in idealist düşüncesi içinde kendine özgü bir diyalektik olduğunu saptar ve açılımlarında derin diyalektik yönler bulunduğunu söyler. Aristoteles idealizmi içinden maddeci kökler (özellikle doğa felsefesinde) bulur. Hegel’in tarih felsefesi içinde tarihsel materyalizm tohumları olduğunu vurgular. Ayrıca son derece sert ve ayrıştırıcı bir tanımlama yapar. Hegel’in mantığı incelenmeden ve sistematiği kavranmadan “Marx’ın Kapital’ini anlamak olanaksızdır…” der ve ekler “Şu halde hiçbir Marksist, ondan yarım asır sonra bile, Marx’ı anlamış değildir”.

Lenin’in diyalektik üzerine yoğunlaşması aslında Marksist harekette uzun yıllardan beri boş bırakılan bir alanın doldurulmasını içerir. Diyalektiğin köklerine giderek yeni militan bir diyalektik inşa etmeye girişir. Bu çaba diyalektiğin yeniden kuruluşu ve devrimin diyalektiğinin çözümlenmesi anlamına gelecektir. Bilindiği gibi her ne kadar Marx yaşadığı dönemde diyalektiği bir sistematik olarak çözümlemeyi önüne koysa da ömrü ve çalışma yoğunluğu buna yetmedi. Dönem ve dönemdeki düşünsel yönelimler ve çatışmalar Marx ve Engels’in ağırlıkta materyalizm üzerine yoğunlaşmalarına yol açtı. Materyalist öğe öne çıkarıldı. Marksist diyalektik boş bırakılan bir alan oldu. Hatta kendisine gerekli önem verilmedi. Ancak diyalektik Marx ve Engels’in bütün çalışmalarında içselleşmiş bir öğeydi. Özellikle Marx’ın Kapital serisi en kompleks ve en yetkin diyalektik sistematiği ya da maddeci mantığı,  tarihsel maddeci sistematikle birleştiren bir çalışma olarak dikkat çeker. Diyalektik, çalışmanın ruhuna, cebirine işlemiştir. Lenin’in yukarıdaki açılımı da bu yöndedir. Ve Lenin teorinin kurucularından sonra konuya yoğunlaşan tek Marksist kimlik olarak öne çıkar. Lenin Marx’ın Kapital’de yetkin bir şekilde uyguladığı diyalektiği, Marx’ın yolunu izleyip yeniden Hegel’e dönerek ortaya çıkardı ve şu uyarıyı yaptı: “Hegel’in mantığı verili olduğu biçimiyle uygulanamaz, o verili olduğu biçimde alınamaz. Mistik idealizmden arındırıldıktan sonra mantıksal (epistemolojik) nüansların bu mantıktan ayıklanması gerekmektedir ki bu hala büyük bir iştir”.

Ayrıca Lenin, Kapital okunmadan ve anlaşılmadan yazılan diyalektik üzerine çalışmaların her zaman eksik kalacağını vurguladı. Yapılması gerekenin altını şöyle çizdi: “Marx [büyük M ile] ‘Mantık’ bırakmadı, ama Kapital’in mantığını bıraktı bize ve söz konusu sorunun çözümü için bu mantıktan sonuna kadar yararlanmak gerekir”.

Hegel okumaları Lenin’in “devrimin cebiri” üzerine yoğunlaşmasıydı. Aynı zamanda politik düzlemde gerçekleştirdiği hamlelerin, felsefi düzlemde de devamı anlamını taşıdı. Batı solunun farklı kimlikleri bu çalışmayı, Lenin’in kendisini Materyalizm ve Ampriyokritisizm eserinde net bir şekilde gösteren mekanik materyalizmden kopuşu olarak değerlendirdi. Lenin’in Felsefe Defterleri’yle, yani yeni diyalektik kavrayışıyla Hegelyen bir Marksizm’e yöneldiği ya da yöntemsel bağ kurduğu ve 1915 sonrası eserlerine bu yönün hâkim olduğu ileri sürüldü. Bu noktaya yoğunlaşan ve uzun yıllarını bu konuya (Lenin ve Hegel ilişkisine) veren Raya Dunayevskaya dikkat çekici yorumlar yapmaktadır. Dunayevskaya Devlet ve İhtilal‘e sert eleştiriler getirdi ve Lenin’in devrim sonrası pratiklerini olumsuzladı. Konsey Komünizmi kuramcılarından Pannekoek, Lenin’in Filozofluğu adlı çalışmasıyla devrimci materyalizm ile burjuva (mekanik) materyalizm ayrımını özel olarak irdeleyip, Ampiryokritisizm’e son derece sert eleştiriler yapar.

Aslında Lenin aynen Marx’ın yaptığı yöntemi izledi. Hegel’i okudu ama spekülatif boyutta kalmadı; devrimi, devrimin güncelliğini aradı. Yani ne Alman idealizmi üzerine ne Alman idealizminin zirvesi Hegel üzerine spekülasyon yapmadı. Oradaki diyalektik özü, diyalektik kökü yeniden arayarak teorinin yeniden inşasını kurmaya çalıştı. Devrimin diyalektiğinin arkeolojisini yaptı. Dönemdeki büyük tektonik hareketler, yani savaş, kriz, II Enternasyonal’in çöküşü ve devrimin güncelliği böylesi bir uğraşı zorunlu kılıyordu.

Lenin, Hegel okumalarıyla diyalektiğin olağanüstü esnekliğini ve zenginliğini gösteren ve birbirini tamamlayan ve içeren üç konsantre çözümlemede bulundu ya da üç parametre oluşturdu: Birincisi zincirleme proses, ikincisi süreklilik içinde kopuş, üçüncüsü “pratik ide” düşüncesinde somutlanan radikal özne/örgütlü özne ve  praksis vurgusuydu. Aslında 1915 yılından sonraki bütün çalışmalarında bu yönelimler açığa çıktı. Bu bağlamda Hegel Defterleri ya da Felsefe Defterleri‘ni Lenin’in ideolojik-teorik mimarisinde süreklilik içindeki bir kopuşu ifade ediyor diyebiliriz.

Kısacası Lenin bu ilkeyle ezilen halkların devrimci enerjisini açığa çıkarmayı ve gerçek bir halklar hapishanesini yıkmayı hedefledi. Lenin devrimin imkânını arıyordu. Çünkü Rusya’da halklar hapishanesi orijinal bir karaktere sahipti. Ezilen ulusların egemenleri Çar’a biat ediyordu, egemenliklerini bu biat üzerinden inşa etmekteydiler. Bu anlamda Çarlık rejimine vurmak, aynı zamanda ezen ulusun egemenine vurmak anlamı taşıyordu.

Sosyalizm ve Savaş

Lenin’in 1915 ve sonrası eserleri kompakt bir bütünlük arz eder. Her biri başlı başına teorik bir açılımı ifade etmesine rağmen yine birbirini tamamlayan içeriktedir. Devlet ve İhtilal değerlendirmesini bu bağlamda ele almak ve analiz etmek Lenin’in sistematiğini kavramak açısından stratejik önem taşır.

1914’te, savaş ve krizin dünya çapında Marksist hareket içinde muazzam bir çözülme ve milliyetçi anafor yarattığını söylemiştik. Anafor SPD’yi sardığı gibi II. Enternasyonal’in hemen hemen bütün partilerini farklı tonlarda içine aldı. Savaş ve savaşa ilişkin tavrın Rusya’daki devrimci hareketleri de bloke edici etkileri oldu. Örneğin Plehanov “savunmacı” pozisyon alıp “yurtsever” savaşın destekçisi haline geldi. 1915’te Lenin’in kaleme aldığı Sosyalizm ve Savaş çalışması savaşa Marksist bakışın ne olması gerektiğini anlatan broşür olarak dikkat çekti.

Broşür “Marksistlerin savaşı nasıl değerlendirmesi gerekir” sorusundan başlar. Aslında bu soru kritik ve ayrıştırıcı bir mahiyettedir. İki tür savaş olduğunu belirten Lenin, savaşları ilerici ve gerici savaşlar olarak niteler. Ve savaşların devletle toplumu özdeşleştirdiğini vurgular, devrimci mücadelenin ise toplum içindeki sınıf savaşımını ortaya çıkardığını belirtir. 1914’te başlayan savaşı tereddütsüz emperyalist bir savaş olarak ele alıp yaşanan savaşın gerici bir savaş olduğunun altını çizer. Ayrıca Marksistlerin savaşa karşı tavrı üzerinde duran Lenin, mutlak bir savaş karşıtlığının ya da pasifizmin burjuva savaş politikasına hizmet ettiğini belirtir.  Bunun yanında anayurt savunmacılığı tavrını da çıplak bir sosyal şovenizm olarak görür ve bu eğilimlerle bütün bağlarını kopartır. Aslında bu açılımlar Lenin’in muhteşem ve gerçekten kontra bir politika olan savaşa karşı tavrını tamamlayan içeriktedir.

Lenin savaşa karşı son derece net ve ayrıştırıcıdır. Literatüre Devrimci Yenilgicilik olarak geçen bu tavır, savaşı iç savaşa çeviren taktik hamlesidir. Bu hamle milliyetçi dalganın yüksek olduğu koşullarda devrimci cüretin ve proletarya enternasyonalizminin yetkin bir ifadesidir. Aynı zamanda savaş ve kriz anında devrimin olanağını aramanın somut göstergesidir. Lenin özellikle 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’nın ve 1905 Devrimi’nin tecrübelerine dayanarak, savaş ve devrim diyalektiğini analiz eder. Devrimci yenilgicilik bu anlamda devrimin güncelliğine, aktüelliğine bir vurgudur. Sınıf mücadelesinin ayrıştırıcılığına ve yaratıcılığına inançtır. İşçi sınıfına ve kitlelere güvendir.

Lenin’in bir halklar hapishanesi olan Rusya’da,  her şart altında devrimin imkânını araması ittifak sorununu acilleştiriyordu. Yani işçi sınıfıyla tüm ezilenlerin devrimci enerjisini birleştirmek ve yıkıcı bir enerjiye dönüştürmek stratejik önem taşımaktaydı. Rusya’da ulusal sorun sosyal devrimin gerçekleşmesinde stratejik önem taşıyordu. Lenin ulusal soruna ilişkin düşüncelerini de böylesi bir perspektifle ele aldı.

Lenin ulusal sorun üzerine incelemelerini 1914 sonrasında yoğunlaştırdı. Sorunun karmaşıklığı ve çok yönlülüğünü inceleyen makaleler yazdı. Özel olarak ulusal sorun üzerine bir kitap yazmasa da (daha sonra yazdığı makaleler derlenerek kitap haline getirilmiştir) makaleleri bu konuya ilişkin görüşlerinin temel parametrelerini ortaya koymaktadır. Lenin Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı‘nı tereddütsüz savundu ve bu hakkın ayrılma hakkını içerdiğini vurguladı. Lenin burada (dönemde yürütülen tartışmalarla bağlantılı olarak) bir alt çizmeyi de ihmal etmedi: Eğer ezilen ulusun burjuvazisi ezene karşı savaşırsa bu tavrın kayıtsız şartsız destekleneceğini vurguladı; eğer ezilen ulusun burjuvazisi kendi burjuva milliyetçiliğinin çıkarlarını savunursa buna çok net bir şekilde karşı durulacağını da vurguladı. Ve özünde bu hakkın burjuva demokratik bir istem olduğunu belirtti.

Lenin’in yaklaşımının ikinci boyutu burjuva devriminin çözemediği “ulusal sorunları” sosyalist devrim bütünselliği içinde ele almasıdır. Tabii ki bu çözüm bir iktidar değişikliği ile ilintili bir sorun olarak görülmedi, çözümün başlangıcı olarak kabul edildi. Bu manada birleşme hakkı, her koşulda ayrılma hakkını içermeliydi. Proletarya diktatörlüğü döneminde federatif özellikte birleşmiş ulusların ayrılma hakkı saklı kalan bir haktı ve her zaman itina gösterilmesi gereken bir husustu. Kısaca Lenin ulusal sorunu, proletaryanın enternasyonalist birliğini yaratma perspektifiyle ele aldı, çözümledi ve bu tezlere uygun son derece radikal ve tutarlı bir tavır sergiledi. Devrim sonrası Finlandiya ve Baltık ülkeleri ve Polonya’nın bağımsızlıklarını ilan etmeleri bu tutumun en açık göstergeleridir. Bu perspektif bir başka boyutuyla dünya devrimi perspektifinin somut yansımasıydı.

Marx ve Engels’in ulusal soruna bakış ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına yaklaşımları kısaca iki dönemde şekillenmiştir. 1870 öncesinde Hegelyen bir bakış ve analizin ifadesi olarak halklar “tarihli” ve “tarihsiz” halklar diye ayrıştırılarak ele alınmıştı. “Tarihli” halkların ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olduğu ileri sürüldü. Diğer halkların böyle bir hakkı kullanma koşullarının olmadığı vurgulandı. İlerlemeci ve “Avrosantrik” bir bakış açısını yansıtan bu tutumun kabul edilebilir bir yanı yoktu.

1870’ten sonra ise Marx ve Engels düşünceleri değiştirip, proletaryanın enternasyonalist perspektifin ifadesi olan ve ezilen uluslara bakışın özeti kabul edilecek bir yaklaşımı, yani “başkasını ezen bir ulusun kendisinin özgür olamayacağını” savundular. Özellikle İrlanda sorununa ilişkin Marx’ın çözümlemeleri ulusal soruna bakışın özeti kabul edilebilir.

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı üzerine bu dönemde yoğun tartışmalar yürütüldü. Bu tartışmalar iki eksende gelişti. Birincisi Avusturya Marksizmi’nin ileri sürdüğü “ulusal kültürel özerklik” argümantasyonuydu. İkincisini ise bu tezi proleter enternasyonalizm dışında gören ve çeşitli argümantasyonlarla karşı çıkan anlayışlar oluşturdu.

“Ulusal kültürel özerklik” tezi, bir boyutuyla 20. yüzyılın başında yükselen milliyetçi dalgaya sosyal demokrasinin bir yanıt arama çabasıydı, diğer yanıyla bu dalganın etkisi altında kalmanın ifadesi olarak şekillendi. Bir Yahudi işçiler örgütü olan Bund’u bu yönelimin ilk temsilcisi kabul edebiliriz. En yetkin izahını Avusturya Marksizmi’nde bulacaktı. Bu ekolün teorisyenlerinden olan Otto Bauer ve Karl Renner “ayrımsız kültürel özerklik” tezlerini geliştirdi. Rusya’da Menşevikler benzer tezleri ileri sürdü. Kültürel özerkliğe, Lenin bütün ulusların işçilerinin tam birliğinden yana bir tutum alarak sert eleştirel getirdi. Ayrıca bu anlayışın proletaryanın enternasyonalizm anlayışını deforme edeceğini belirtti ve egemen kültürün, egemenlerin kültürü olmasından dolayı, tezi kabul edilemez bir tez olarak değerlendirdi.

İkinci düzeyde yürütülen tartışmalarda, kendi kaderini tayin hakkının; ulus realitesinin her boyutuyla egemen sınıf olarak burjuvaziyle ilintili bir olgu olduğunu ve burjuvazinin kendi sınıfsal gücünü (ekonomik, siyasal ve ideolojik olarak) en etkili şekilde bu mekanizmayla sağladığını es geçtiğini ileri sürerek, hakkın her ulustan proletaryanın ortak mücadelesini engelleyeceği ve bunun sosyal yurtseverliğe yol açacağı savunuldu. Bu anlayışı savunan en önde gelen kimlik Rosa Luxemburg’tu. Buharin emperyalizm çağında ulusal bağımsızlık gibi bir şeyin olamayacağını ileri sürdü. P. Kievski de benzer içerikte tezler geliştirdi. Emperyalizm döneminde bu hakkın gerçekleşemez olduğunu vurguladı ve ayrılma hakkına sert biçimde karşı çıktı. Lenin, bu anlayışlara cevabını Emperyalizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm adlı çalışmasıyla verdi. Bu tezlerin, özlerindeki Marksizm’in ekonomik determinist yorumdan kaynaklandığını açıkladı.

Kısacası Lenin bu ilkeyle ezilen halkların devrimci enerjisini açığa çıkarmayı ve gerçek bir halklar hapishanesini yıkmayı hedefledi. Lenin devrimin imkânını arıyordu. Çünkü Rusya’da halklar hapishanesi orijinal bir karaktere sahipti. Ezilen ulusların egemenleri Çar’a biat ediyordu, egemenliklerini bu biat üzerinden inşa etmekteydiler. Bu anlamda Çarlık rejimine vurmak, aynı zamanda ezen ulusun egemenine vurmak anlamı taşıyordu. Ve ezilen halkaların kurtuluşu anlamına geliyordu. Lenin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı teziyle aslında bu muazzam enerjiyi ve tarihsel öfkeyi harekete geçirdi. İşçi sınıfının sosyal anaforunda başta köylülük ve tüm ezilen uluslar, yıkıcı enerjilerini kristalize etme şansı bulacaktı. Aynı zamanda bu yaklaşım ezilen ulusların tekil kurtuluşuyla proletaryanın evrensel kurtuluşu arasındaki diyalektik bağın kurulmasını sağlıyordu.

Nisan Tezleri kilit halkada yani Rusya’da devrimin gelişme biçimini, iç diyalektiğini, sınıfların konumlanmasını ve ihtilalcı hamleyi analiz eden ve devrimin acil görevlerini ortaya koyan ezber bozucu bir çalışmaydı. Aslında Lenin devrimin ritmini arıyordu. Kitap devrimin ritmi üzerine yazılan mükemmel bir metindi. Aynı zamanda Lenin’in düşüncesindeki kompakt niteliğin en önemli parçası dikkat çekti.

Emperyalizm ve Nisan Tezleri

Lenin’in EmperyalizmKapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı çalışması yine 1914 konjonktürünün bir ürünüdür. Kitap ağırlıkta dönemin politik ihtiyaçlarına uygun olarak kaleme alındı. Kitap, Lenin’in Hegel okumaları sonrası ele aldığı en önemli çalışmalardan biri olarak dikkat çekti. Lenin, Marksist harekette önemli bir kırılmanın yaşandığı koşullarda bir anlamda “somut durumun somut tahlili”ni yaparak, SPD ve II. Enternasyonal’in ihanetinin maddi temelini aradı. Bunu da emperyalizmin ekonomik maddi temellerini ortaya koyarak gerçekleştirdi. Kitap ağırlıkta ekonomik analizleri içerse de kitapta son derece sarih bir emperyalizm tanımı yapılarak, dönemde yürütülen tartışmalara yanıt verdi. Kitap en başta Kautsky’nin kapitalist transformasyondaki değişikliklere ilişkin siyasal yaklaşımlara cevap oldu.

Kitap özellikle  “siyasal emperyalizm” diye tanımlanan ya da emperyalizmi bir siyaset biçimi olarak tanımlayan Hobson, Hilferding, Buharin, Kautsky’nin düşüncelerine karşı teorik açılımları içerdi. Kautsky’le ve geliştirdiği ultra emperyalizm tezleriyle çok net bir şekilde hesaplaşıldı. Lenin’in emperyalizm üzerine çalışması yalnızca bu kitapla sınırlı değildi. Konuya ilişkin diğer makaleleri daha sonra Emperyalizm Defterleri adlı kitapta toplandı. Ağırlıkla savaş içinde kaleme alınan bu makalelerde Lenin, emperyalizmin politik muhtevası üzerinde durur.

Kautsky’nin emperyalizm anlayışı, özünde reformist bir anlayışın ve ilerlemeci bir yaklaşımın ürünüydü. Kautsky, ilginç argümantasyonlar ileri sürdü ve orijinal bağlamlar kurdu. Sovyet Marksizmi’nin etkisiyle bu argümantasyonların günümüze kadar etkili olduğu düşünülebilir. Aktüel olarak Türkiye solunun değişik eğilimlerinde kapitalizm ve bir olağanüstü devlet biçimi olan faşizm analizlerinde Kautsky’nin sermaye fraksiyonlarını ele alışı, bu fraksiyonlara yüklediği işlev ve politik manalar benzeşmektedir. Kautsky emperyalizm anlayışını sermayenin bazı fraksiyonlarının yayılmacı politikalarına dayandırır. Sanayi burjuvazisi Kautsky’nin sistematiğinde özel bir yere sahiptir. Çünkü sanayinin gelişmesi Kautsky için sosyalizmin maddi temellerinin oluşması anlamını taşımaktadır. Kautsky, yayılmacı politikaların ağırlıkta hammadde kaynakları bulmak amaçlı tarımsal alanlara yönelme şeklinde biçimlendiğini ileri sürer. Ve emperyalist politikaları başta finansal sermaye, toprak sahipleri, ordu, bürokrasi ve gerici sınıfların temsil ettiğini ifade eder. Sanayi sermayesinin ise doğası ve çıkarları gereği bu blokta yer almadığını belirtir. Çünkü ancak serbest rekabet ve barış ortamında sanayi sermayesinin ürettiği metaları satabileceğini söyler.  Finansal sermayenin sabit sermaye yatırımları ve demiryolu yapımları gibi hamlelerinden dolayı emperyalist agresyon politikalarından yana tutum aldığını belirtir. Bu noktada işçi sınıfının sanayi sermayesiyle kuracağı ittifakın karşı denge yarattığını ve savaş karşıtı bir içeriğe sahip olacağını savunur. Kautsky emperyalizm tezlerini, sermaye fraksiyonlarının aralarındaki güç ilişkileri üzerinden kurdu. Ultra emperyalizm tezi de bu argümantasyonların sonucu olarak ortaya çıktı. Buna göre Kautsky, ultra emperyalizmi, ekonomik düzeyde yaşanan tekelleşmenin, siyasal ve uluslararası düzeyde kapitalistler arasında yaşanması olarak ifade eder. Böylesi bir gelişmenin kapitalistler arasındaki gerilimlere son vereceğini, barışçıl ve rekabetsiz bir emperyalizm anlamına geleceğini vurgular.

Lenin’in emperyalizm çalışması Kautsky’de somutlanan reformcu tezlere net bir yanıt oldu. Lenin, kurduğu teorik bağlamla özellikle Kautsky’nin tezlerindeki zaafları ve bu zaafların sınıfsal temellerini ortaya koydu. Çalışmada emperyalizm olgusunu ekonomik ve siyasal bütünsellik içinde ele alındı ve bu iki boyut arasında içsel diyalektik son derece iyi işlendi. Çalışma aslında kapitalist transformasyonun yarattığı ekonomik gelişmelerin politik eksende yansıması olacak iki temel çözümlemeyi ve dünya devrimi perspektifini içermekteydi: Birincisi kapitalizmin eşitsiz birleşik gelişim yasasıydı, ikincisi bu yasanın somut yansıması olarak “zayıf halka” formülasyonuydu. Zayıf halka formülasyonu Rusya’da devrimin güncelliğini ifade ediyordu ve bu daha karmaşık bir diyalektiğin tezahürüne yol açıyordu: Yani Dünya Devrimine… Kilit halka Rusya’ydı.

Kapitalist üretim sisteminin çelişkileri içine girilen transformasyonla birlikte, dünkünden daha yoğun biçimde, küresel ölçekte yayılması devrim tasavvurunu genişletmekte ve devrimin imkânını arama perspektifini derinleştirmekteydi. Ayrıca kapitalizm sistem olarak kendi içinde ve tek tek ülkeler bazında eşitsiz gelişim gösteriyordu. Eşitsizliğin belirli bir coğrafyada kristalize oluşu, keskinleşmesi zayıf halkayı meydana getirmekteydi. Bu çözümleme, Marksist harekete hâkim olan Avrupa merkezli, gelişmiş kapitalist ülkelerde devrim beklentisi yerine, sistemin zayıf halkasına vurarak zayıf halkadan başlayan devrimci dalganın dünya devrimine dönüşmesi yönünde bir perspektifin önünü açıyordu. Lenin bir anlamda bu çalışmasıyla devrimin koordinatlarını değiştirecekti.

Lenin, geç kapitalistleşmiş bir ülkede devrim ihtimali ve devrimin diyalektiğine ve ruhuna uygun dünya devrimi olasılığı üzerine kafa yoruyordu. Ayrıca bu zemini daha da genişletip emperyalist sömürü ile ulusal sorun arasındaki bağı kurdu. Ulusal mücadelelerin proletaryanın mücadelesine ve dünya devrimine yapacağı katkıları analiz etti. Emperyalizm çalışmasından bir iki yıl önce ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı üzerine yazdığı makalelerde bu konuları ele almıştı. Kısacası Lenin’in geliştirdiği emperyalizm teorisinin en önemli politik sonuçlarından biri, ezilen ulusların emperyalizme karşı mücadelesine yaptığı vurgu oldu. Bu manada “işçi sınıfı hareketi ve onun devrimci partisi ancak tüm ezilenlerin çıkarlarını savunduğu zaman gerçek bir devrimci güce dönüşür” dedi. Bu tanımlama bir yanıyla proletaryanın sosyal devrimde oynadığı hegemonik role vurguyu ya da hegemonya sorununa cevabı içeriyordu, diğer yanıyla işçi sınıfının bir sosyal anafor olduğunu ve ezilenlerin devrimci enerjisiyle birleştiğinde son derece yıkıcı bir güce dönüşeceğini anlatıyordu.

Nisan Tezleri bu çalışmanın üzerine geldi. Nisan Tezleri kilit halkada yani Rusya’da devrimin gelişme biçimini, iç diyalektiğini, sınıfların konumlanmasını ve ihtilalcı hamleyi analiz eden ve devrimin acil görevlerini ortaya koyan ezber bozucu bir çalışmaydı. Aslında Lenin devrimin ritmini arıyordu. Kitap devrimin ritmi üzerine yazılan mükemmel bir metindi. Aynı zamanda Lenin’in düşüncesindeki kompakt niteliğin en önemli parçası dikkat çekti.

Nisan Tezleri Bolşevik Parti’nin devrimi gerçekleştirecek bir partiye dönüşmesi ve faaliyetlerini bu eksende yürütmesini amaçlayan teorik bir hamleydi. Bu hamle hem örgütsel, hem de teorik yeniden yapılanmayı koşullayan bir içerik taşıyordu. Partinin önder kadrosunun büyük bir kısmının tezlere sert bir biçimde direnç göstermesi bu yeniden yapılanma ihtiyacının ne kadar yaşamsal olduğunu ortaya koydu. Çalışma devrim günleri içinde tartışıldı. 1915’te kaleme alınan tezler ve 1917 Mart ayında yazılan Uzaktan MektuplarNisan Tezleri‘nin öncüllerini oluşturdu. Özellikle Uzaktan Mektuplar tezlere göre daha sert bir içeriğe sahipti.

Nisan Tezleri aslında 1917 Şubat Devrimi sonrasında bütün devrimci sola hâkim olan bir eğilimle ya da daha doğru bir ifadeyle nüans farklarıyla kendini dışa vuran döneme hâkim devrim anlayışından ve tarih tezinden net bir kopuşu ifade ediyordu. Aslında Bolşeviklerin bazı önder kadroları da dâhil, dönemin bütün diğer devrimci hareketleri ilerlemeci bir tarih anlayışına sahipti. II. Enternasyonal’in devrimin olanağını kapitalist gelişme üzerinden tanımlayan mekanik materyalist yaklaşımı ve ekonomik-determinist çizgisi, hâkim olan eğilimdi. Bu manada fiilen çökmüş II. Enternasyonal’in ruhu Rusya topraklarında dolaşıyordu ve bu ruhun ideolojik bazda hegemonik etkisi devam ediyordu. Şubat Devrimi ve sonrası ikili iktidar durumu devrimci hareketleri adeta bloke etmiş, aşırı subjektivizm içine sürüklemişti.

Lenin’in Rusya’ya dönüşündeki Petrograd Finlandiya istasyonunda, meşhur karşılanması sırasında sarf ettiği  “Bizim burjuva demokrasisine ihtiyacımız yok. Bütün iktidar Sovyetlere” sözlerinin yarattığı hayret ve şaşkınlık basite alınacak bir şey değildi ve reel bir durumu ifade ediyordu.

1905 Devrimi deneyimi tezlerin pratik ve teorik temellerini oluşturdu. 1905 Devrimi, 1917 Devrimi’nin gerçek manada bir provasıydı. Lenin bu deneyim üzerinden devrimin niteliği ve Sovyet pratiğini analiz etti ve devrimde burjuvazinin konumu, devrimin ilerletilmesi, proletaryanın devrimdeki rolü ve hegemonya sorunu, Avrupa’da devrim dalgası üzerine yorumlar yaptı. Tezler ezilenlerin kendiliğinden eylemi (Şubat 1905 olduğu gibi) ile teori arasındaki ilişkinin diyalektiğini yeniden kuruyordu. 1917 Şubat’ında da pratik, teorinin önüne geçmişti. Lenin Şubat Devrimi’yle burjuva demokratik devriminin tamamlandığını ileri sürdü. Devrimin iç zenginliğinin görülmesi ve teorik kalıplara sıkıştırılmaması gerektiğine vurgu yaptı. Devrimin birinci aşamasından ikinci aşamasına geçilmeli ve proletarya devrimin önderliğini eline almalıydı. Çünkü ikili iktidar bir anlamda iktidarsızlığı simgeliyordu. İktidarsızlık demekti. Ve bu durumun uzun süre devam etmesi olanaklı değildi. Eşyanın tabiatı gereği ya burjuva cumhuriyet ya da Sovyet cumhuriyeti kazanacaktı. Rus burjuvazisi finans kapitalin zincirine bağlıydı. Rus proletaryası ise Avrupa devriminin ve sosyalist devrimin parçasıydı. Tezler devrimin diyalektiğinin yeniden kuruluşunu ifade edecekti. Kendini “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganında somutlayan bu durum, kitlelerin yıkıcılığını, partinin öncü misyonunu ve silahlı ayaklanmayı kapsayan içerikteydi.

Şubat Devrimi bir burjuva karşı devriminin tohumlarını içinde barındırıyordu. Hatta Şubat-Ekim arasındaki o sekiz aylık iç içe geçmiş momentler bütünselliği içinde bu risk her zaman aktüelliğini korudu. İkili iktidar durumu ve yani somut olarak iktidarsızlık hali, karşı devrimi güçlendirecek riskleri bünyesinde taşıdı. Lenin daha nisan ayında yaptığı bu tespitle proletaryanın tarihsel misyonunun öneminin altını çizdi. Gerçekliğin kendisi kadar radikal olmaya çalışmak gerektiğini belirtti. Ve her devrimin temel sorununun iktidar sorunu olduğunun altını çizdi.

Nisan Tezleri Lenin’in sistematiğinde diyalektik yöntemi en yetkin kullandığı çalışmalardan biri oldu. İki Taktik, Lenin’in kült kitaplarından biridir ve 1905’ten 1917’ye kadar Rusya ‘da yürütülen Marksist tartışmaların odağında yer almıştır. Nisan Tezleri üzerinde yapılan analizlerde bazı eğilimler Nisan Tezleri‘yle İki Taktik‘i karşı karşıya getirilir. Özellikle Troçkist çevreler bu çalışmayla Lenin’in, aşamalı devrim teorisinden kopup, sürekli devrim tezini savunmaya başladığını ileri sürer. Aslında bu iki çalışması Lenin’in gerçek manada momentlerin teorisyeni olduğunu gösteren iki kitaptır. Rus devrim tarihinden ve sınıflar mücadelesinin zenginliğinden ne derece beslendiğini ortaya koyar. İki kitap aslında Rusya’daki sınıflar mücadelesinin iç diyalektiğini anlatır ve devrimin güncelliğine ilişkin üretilmiş yanıtlardır. İki kitap arasındaki ilişki olsa olsa zincirleme prosesin bir yansıması ya da devrimin güncelliği içinde süreklilik içinde bir kopuşun ifadesi olabilir.

Lenin Devlet ve İhtilal çalışmasında, sınıflı toplumların ruhunu ve ontolojisini ifade eden, aynı zamanda sınıfsal baskı ve tahakkümün en kristalize olmuş şekli ya da aygıtı olan devleti yıkmayı ve paramparça etmeyi hedefler.

Devlet ve İhtilal: Onların Devleti Varsa Bizim de Devrimimiz Var

Devlet ve İhtilal adlı çalışma, Lenin’in teoriyi bir mücadele silahına dönüştürdüğü temel eserlerinden biridir. Devlet ve İhtilalFelsefe Defterleri sonrası oluşan kompakt yapının özelikle Emperyalizm ve Ne Yapmalı‘yla birlikte üçüncü sacayağını oluşturur. Birbirini tamamlayan ve besleyen bu çalışmalar devrimin diyalektiğini analiz edici içeriktedir. Nisan Tezleri devrimin ritmi üzerine bir incelemeyi ifade eder, devrimin en sıcak anlarında kaleme alınan Devlet ve İhtilal ise ilk anda teorik mahiyetinden dolayı şaşırtıcı gelse de proletaryanın yıkıcı niteliğini ve bu yıkma eyleminin odağını (yani devleti) göstermesi ve ihtilalin manası üzerine yapılan çalışmadır.

Lenin kitapta teori ve pratiğin rezonansını kurar ve son derece önemli bir şeyin altını çizer “Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz”. Çalışma dar manada devrimin teorik çerçevesini oluşturmaz, uluslararası sosyalist hareketi ve onun politik-pratiğini analiz eder.

Devlet ve İhtilal‘in bir nevi taslağı Mavi Kaplı Defter diye anılan “Marksizm ve Devlet Üzerine” adlı notlardır. Marx ve Engels’in devlet teorisi üzerine yazdıklarından aldığı notları içeren bu defter 1917 yılının ilk aylarında kaleme alınmıştı. Devlet ve İhtilal‘in bu çalışmayla birlikte okunması, Lenin’in devlet teorisi üzerine geliştirdiği argümantasyonların daha iyi anlaşılması yol açar. Ayrıca Devlet ve İhtilal‘in beşinci bölümünde geliştirdiği ve bazı teorik sorunları olan argümantasyonların bağlamı daha iyi anlaşılabilir. Marksizm ve Devlet Üzerine adlı çalışma literatüre daha bağlı yorumları ve alıntıları içermektedir.

Bilindiği gibi Marx ve Engels’te devlet teorisini ele alan doğrudan bir çalışma yoktur. Ama bu konu hem Marx, hem de Engels tarafından eserlerinde ele alınmış, son derece önemli yorumlar yapılmış, teorinin bir anlamda genel çerçevesi çizilmiştir. Lenin buradan bir adım daha ileri atar Devlet ve İhtilal‘de Marksist devlet teorisini sistematik olarak ele alır. Kitabın beslendiği kök kaynak ya da fikri zemin Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı çalışmasıdır. Kitap her şeyden önce ruhu olan bir çalışmadır ve yapısı, ruhu ve mimarisi militancadır. Bu manada kitabı kavga ve isyanın kitabı olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Kitap, her ne kadar anarşist düşüncenin devlet anlayışına sert eleştiriler getirse de ileri sürülen tezler ve devlet analizi itibariyle literatürde liberter düşünceye en yakın çalışmalardan biri olarak dikkat çeker. Rusya’da anarşistler kitabı sıcak karşılamış ve kitap, dönemde yürütülen tartışmalarda çokça alıntı yapılan metinlerden biri olmuştur. Lenin çalışmasında, sınıflı toplumların ruhunu ve ontolojisini ifade eden, aynı zamanda sınıfsal baskı ve tahakkümün en kristalize olmuş şekli ya da aygıtı olan devleti yıkmayı ve paramparça etmeyi hedefler.

Çalışma, dönemin devlet üzerine yapılan tartışmalarından ve düşüncelerinden yararlanılarak kaleme alınmıştır. Anarşizmin devlete yaklaşımı yanında Plehanov, Kautsky, Pannekoek’un devlet üzerine düşünceleri bir polemik şeklinde kitapta ele alınmıştır.

Kitabın kuramsal bağlamlarını kısaca şöyle tanımlayabiliriz:

  1. Devlet insanlık tarihi içinde hep var olmadı, tarihin bir döneminde ortaya çıktı. Ayrıca ezelden beri var olan ve ebedi şekilde var olacak bir şey de değildir. Onu ortaya çıkaran toplumsal – maddi koşulların ortadan kalkmasıyla devlet denilen aygıt ya da “tarihsel kategori” ortadan kalkacaktır. Lenin Devlet ve İhtilal adlı çalışmasının başında Engels’in Ailenin Özel Mülkiyeti ve Devletin Kökeni adlı çalışmasından devletin kökenine ilişkin uzun bir alıntı yapar ve konsantre bir şekilde şöyle der: “Devlet, sınıf çelişmelerin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşması objektif olarak mümkün değilse, orada devlet ortaya çıkar. Başka deyişle, devletin varlığı, sınıf çelişkilerinin uzlaştırılamaz olduğunun delilidir.”[1]
  2. Devlet tarihsel bir gerçekliktir. Devletin tarihsel bir gerçeklik olması, sınıfların varlığı ya da ortaya çıkmasıyla doğru orantılıdır. Sınıfsal tahakküm ve sömürünün vazgeçilmez aygıtı, aracı devlettir. Egemen sınıflar sömürülen sınıflar üzerinde tahakkümlerini sürdürmek için devlete ihtiyaç duyarlar. Devlet sınıf hâkimiyeti ve tahakkümünün aracıdır.
  3. Kapitalist üretim sisteminde egemen sınıf olan burjuvazi, ortaya çıkış sürecinden itibaren emeği tahakküm altına almak, kendi hegemonyasını inşa etmek ve sürekli kılmak için burjuva devleti inşa etme çabasına girdi. Burjuva devlet sınıflı toplumlar tarihi içinde en konsantre, en kompleks devlet yapısı olarak dikkat çeker. İşçi sınıfı için devleti ele geçirmek, dönüştürmek yeterli olamaz. Burjuva devletin parçalanması, dağıtılması, ezilmesi gerekir. Kısaca proletaryanın önündeki görev burjuva devleti yıkmak, dağıtmak ve parçalamaktır. Lenin şöyle der: “Eğer devlet, sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğduysa, eğer toplumun üzerinde ve ‘ona gitgide yabancılaşan’ bir güç ise açıktır ki sadece şiddetli bir ihtilal olmaksızın değil, ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış bulunan ve içinde o ‘yabancı’ karakterin maddeleştiği devlet aygıtı da ortadan kaldırılmaksızın, ezilen sınıfın kurtuluşu, imkânsızdır.”[2], ve Marx’a gönderme yaparak devam eder, ” … ‘bütün halk devrimlerinin ilk şartı’, ‘hazır devlet makinasını’ kırmak ve parçalamaktır.”[3]
  4. Proletarya sınıfsız bir toplum yaratmak için kendi iktidarını inşa etmeli, egemen sınıf olarak örgütlenmeli, burjuvazi üzerinde hâkimiyet kurmalı ve proletarya diktatörlüğü aracılığıyla sınıfsız topluma geçmelidir. Bu burjuvazi üzerindeki hâkimiyet ve aynı zamanda sınıfın kendini ilga etme sürecidir. Sınıfsız topluma geçiş için vazgeçilmez bir aşamadır. Lenin Engels’ten aldığı bir alıntıyla süreci şöyle tanımlar: “Proletarya politik iktidarı eline alır ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyeti haline getirir. Fakat böylelikle, proletarya olarak kendi kendini ortadan kaldırır, bu suretle de bütün sınıf farklarını ve bütün sınıf çelişkilerini ortadan kaldırır, neticede devlet de devlet olarak ortadan kalkar.”[4] Devamla, Engels’in bir açılımına vurgu yapar; “Engels, burada proletarya ihtilaliyle burjuvazinin devletinin ‘ortadan kaldırılma’sından (ilgasından) söz eder; oysa ‘yok olma’ (ömrünü tüketerek ölme) üzerine söylediği şey, sosyalist devrimden sonra proletarya devletinden ne kalmışsa, onunla ilgilidir. Engels’e göre, burjuva devlet ‘sönmez’ ömrünü tüketerek ölmez’; devrim esnasında proletarya tarafından ‘ortadan kaldırılır’ (ilga edilir).”[5]
  5. Proletarya diktatörlüğü “devlet olmayan devlettir”, Komün tipi bir “devleti” ifade eder. Marx’ın ifadesiyle “Devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya(dır).” Yine başka bir tanımla özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı “sönümlenen devlettir”. Devrimci “Şiddete dayanan devrim olmaksızın burjuva devlet yerine proleter devleti geçirmek imkânsızdır. Proleter devletin ortadan kaldırılması, yani bütün devletin ilgası ise, ‘ancak’ ‘yok olma’ yoluyla mümkündür.”[6]

Lenin bu bağlamda Marksist sistematiğin en ayrıştırıcı ve Marx’ın düşüncesini ifade ederken en konsantre bir şekilde yazdığı alıntıyı çalışmasında kullanır. Özellikle devletin sönümlenmesi ve proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesini bu açılım üzerinden derinleştirir. Marx’ın 5 Mart 1852’de Weydemeyer’e yazdığı mektup son derece ayrıştırıcı ve çizgi belirleyici içeriktedir: Marx mektupta bir anlamda alt çiziyordu: “…Yeni olarak yaptığım şundan ibaretti: 1) Sınıfların varlığının sadece üretimin belirli tarihi gelişim evrelerine bağlı olduğunu; 2) Sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götüreceğini; 3) Bizzat bu diktatoryanın bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten ibaret olduğunu göstermek…”[7]

Kısaca Devlet ve İhtilal‘in kuramsal bağlamlarını bu parametreler üzerinden belirleyebiliriz. Bağlantılı olarak çalışma, Marksist devlet teorisinin kavram setini oluşturan açılımları içerdi. Devletin tanımını, devlet tiplerini, devletin arkeolojisinin yapılmasını ve devrim biçimleri üzerine sofistikasyonları kapsadı. Yine sınıf, parti, sendikalar, ulus, ulus devlet, farklı sınıfların arasında ittifak ve ittifak sorunu üzerine yoğunlaşıldı. Ayrıca çalışmanın en önemli teorik katmanlarından biri uluslararası işçi hareketinin içinde ortaya çıkan sapmaların maddi kökenleri üzerinde durması oldu.

Kapitalist transformasyonda yaşanan değişimin sınıf hareketi içinde yarattığı sapmalar özel olarak incelendi. Bu adımlar Kautsky’nin ve II. Enternasyonal’in kurduğu hegemonyayı kıran, devrimci teorik kopuşları ifade ediyordu. Çalışmanın bir diğer teorik katmanı devrim ve sosyalizmin enternasyonal içeriğine ilişkin vurguları oldu. Rus Devrimi’nin geleceği ile dünya devrimi arasındaki diyalektik üzerine yoğunlaşıldı. Bu bağlamda parti, devrim, sosyalizm arasındaki içsel diyalektik ve sosyalizm mücadelesinin manası ve enternasyonal boyutu ve diyalektik tezahürü üzerine net ve ayrıştırıcı çözümlemeler yapıldı.

Devlet ve İhtilal bir anlamda teorinin sinir merkezi işlevi görerek yukarıda konsantre olarak belirttiğimiz noktalara ilişkin bazı alt çizmeler yaptı. Sosyal demokrasi ile komünizm arasında net bir hesaplaşma bunun ifadesiydi. Ayrıca Engels’in son derece önemli olan, İngiltere işçi sınıfının bir kesimin ayrıcalıklı işçi ya da aristokrat işçi sınıfı konumuna gelmesi üzerine düşüncelerini/çözümlemelerini geliştirerek, emperyalizm çağında benzer ayrıcalıklı işçi konumun (tabii ki bir kesiminin) metropollerin geneline yayıldığını ve işçilerin politik alanda burjuvalaştığını ifade etti. Bu kesimin işçi sınıfının saflarındaki sapmaların toplumsal-maddi zeminini oluşturduğunu ileri sürdü ve 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyılın başlarındaki işçi hareketinin ve devrimci hareketin merkezi ve odak ülkesi olan Almanya’nın rolünü artık Rusya’nın üstlendiğini vurguladı.

Çalışmada ayrıca Paris Komünü detaylı bir şekilde analiz edildi. Komün tipi devlete gönderme yapılarak, proletarya diktatörlüğü ve sosyalizme geçiş süreci ve demokrasi kavramı üzerine çözümlemeler yapıldı. Devrimci şiddet ve devlet makinasını kırma, parçalama üzerinde duruldu. Paris Komünü üzerinden proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi ve demokrasinin fethi incelendi. Engels’in konut sorununa yaklaşımı ve toplumsal devrim arasındaki bağ çalışmada ele alındı. Bunun yanı sıra sınıf ve devlet kombinasyonu, proletaryanın devrimci politik eylemi ve diktatörlüğü, anarşistlerle devlet sorununa yönelik tartışma, devletin yok olmasının ekonomik temelleri, komün ve gerçek olmayan devlet yorumları, devlet analizi, komünist toplumun ilk evresi ve Gotha Programının eleştirisi üzerinden yürütülen açıklamalar, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ilgası, Marksistlerle anarşistlerin ayırt edici özellikleri konsantre biçimde incelendi.

Bu noktadan sonra Devlet ve İhtilal‘in en problemli bölümüne gelebiliriz. Lenin sosyalizm ve komünizm ilişkisini ve proletarya diktatörlüğü bağını kitabın beşinci bölümünde ele aldı. Özellikle bu bölümdeki kavramsallaştırmaları II. Enternasyonal’in jargonuna yakın, literatüre uymayan ve problemli bir şekilde kurdu.

Marx, Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde komünist toplumu iki aşamada ele alır. Komünist toplumun birinci aşaması ve daha yüksek aşaması şeklinde vurgular yapar. Marx sosyalizm ve komünizm kavramlarını eş anlamlı bir şekilde kullanır. Marx’ın çalışmalarında komünizmin birinci aşaması sosyalizmdir diye bir tanımlama ve açılım yoktur. Marx sonrasında sosyalizm kavramı özellikle II. Enternasyonal ve SPD tarafından birkaç farklı manada kullanıldı. Bazen komünist toplumun birinci aşaması, bazen birinci aşamasına geçiş toplumu olarak ele alındı. İçeriğinden koparıldı ya da içeriği farklılaştırıldı. Böylesi bir tahrifat uluslararası devrimci harekete sirayet etti. Ama kavramlar bilindiği gibi masum değildir. En başta bir tercihtir ve bütünüyle sınıfsal mahiyettedir.

Lenin II.Enternasyonal’in anlayış ve çizgisinden özellikle 1914 sonrası devrimci bir kopuş yapsa da  Enternasyonal’in kavram setinin etkisi, kitabın beşinci bölümünde kendisini göstermiştir. Bu bölümde Lenin’in sosyalizm kavramını kullanma biçimi II. Enternasyonal’in kavramlaştırmasıyla benzer içeriktedir.

Marx Gotha Programının Eleştirisi‘nde şöyle yazar: ‘Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz. Şimdiye kadar bu doğru, sosyalistler arasında tartışma götürmemiştir. Bu doğru, muzaffer sosyalizmin gelişerek tam komünizme varmasına kadar devletin var olacağı olgusunun kabul edilmesini de içerir.”[8]

Lenin benzer bir açılımı şöyle yapar: “…Demek ki, (genellikle sosyalizm adı verilen) komünist toplumun ilk evresinde, ‘burjuva hukuku’ tamamen değil sadece kısmen, sadece ekonomik devrimin, yani sadece üretim araçlarıyla ilgili devrimin yapılmış bulunduğu ölçüde yürürlükten kaldırılmıştır. ‘Burjuva hukuku’, bireylerin üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti tanıyordu. Sosyalizm, bunu ortak mülkiyet haline getirir. İşte bu ölçüde, ama sadece bu ölçüde, ‘burjuva hukuku’ yürürlükten kaldırılmış olur.”[9]

Bu tanımlamalar bir geçiş toplumu olan proletarya diktatörlüğünü sosyalizmle özdeşleştiren ve sönümlenmesi gereken devletin, her nedenle olursa olsun ömrümü uzatan bir anlayışın önünü açar. Bir başka boyutu ise devletin sönümlenmesini ve sınıfın kendini ilga etmesini sağlayan işçi sınıfının öz örgütlenmesi olan Sovyetleri ve fabrika komitelerini işlevsizleştiren, araçlaştıran ve proletaryanın “devletine” tabi kılan bir anlayışı koşullar. Yaşananlar da benzer şekilde olmuştur. Aslında proletarya diktatörlüğünün aynı anlama gelen bir Sovyet egemenliği olduğu yeterince anlaşılmadı. Yani “devlet ya da gerçek olmayan devletin” ya da “sönümlenen” devletin bu özelliğini belirleyen Sovyetlerin ve fabrika komiteleri’nin (işçi denetiminin) kendisidir. Sovyetler ve fabrika komiteleri bir yandan proletaryanın kendini ilga etmesini sağlayan örgütlenmeler olarak işlev görürken, diğer yandan devleti yok eden bir süreci, devrimci dönüşüm sürecini ifade etmekteydi.

Ne yazık ki bu boyut Bolşevikler tarafından, yaşanan olağanüstü şartlardan, zorunluluklardan ve bir dünya devrimi olarak gerçekleşen devrimin kıta Avrupa’sında başarı gösterememesi üzerine içe kapanmasından dolayı önemsenmedi. Ya da F. Nietzsche’nin ifadesiyle ” …Uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da (aşağıdan yukarı) sana bakar.” Bolşevikler uzun süre uçuruma bakmanın yıkıcı handikaplarını yaşadılar.

Devlet/uçurum aşağıdan yukarı bakmaya başladı. Zamanla bu durumun büyüyü bozucu bir işlevi olacaktı.

Rusya’da Ekim Devrimi sonrası özellikle 1917 ve 1921 dönemini arasında en kritik soru ve tercihler şu iki kavramda düğümlenecekti: Devlet mi? Sovyet mi?  Maalesef tercih, teorik öncülleri de olan “devletten” yana yapıldı.

Kaynakça:

E. H. Carr, Bolşevik Devrimi, Cilt I, II, III, Metis Yayınları, 2006, 2007, 2004.

Otto Bauer, Avusturya Marksizmi, Kavram Yayınları, 1992

A. Pannekoek, Leninin Filozofluğu, Metis Yayınları, 2002

Karl Korsch, Bir Proleter Devrim, Teorisyenin Yazıları, Nota Bene, 2014.

Rosa Luxemburg, Spartakistler Ne İstiyor, Belge Yayınları, 2012.

Raya Dunayevskaya, Philosophy and Revolution, Lexington Books, 2003.

Hans Heinz Holz, Devrimin Cebiri, Yordam Yayınları, 2017.

Oskar Anweiler, Rusya’da Sovyetler, Ayrıntı Yayınları, 1990.

Carmen Siriani, İşçi Denetimi ve Sosyalist Demokrasi Sovyet Deneyimi, Belge Yayınları, 1990.

Maurice Brinton, Bolşevikler ve İşçi Denetimi, Ayrıntı Yayınları, 1990.

K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto, İletişim Yayınları, 2018.

K. Marx, Gotha’nın Programının Eleştirisi, İnter Yayınları, 2000.

F. Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, İnter Yayınları, 2002.

K. Kautsky, Proletarya Diktatörlüğü, Yazılama, 2008

August H. Nimtz, Lenin’in Seçim Stratejisi, Cilt II, Yordam Yayınları, 2018.

Yusuf Zamir, Devletçi Sapma, El Yayınları, 2014.

Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1968.

Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, Eriş Yayınları, 2004.

Lenin, Ulusal Sorun ve Kültürel Özerklik, Ütopya Yayınları, 2011.

Lenin, Tasfiyecilik Üzerine, Sol Yayınları, 1977.

Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, 1988.

Lenin, Felsefe Defterleri, Sosyal Yayınları, 1976.

Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Sol Yayınları, 1992.

Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sol Yayınları, 1993.

Lenin, Emperyalizm – Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, 2006.

Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Sol Yayınları, 1969.

Lenin, Marksizm-Devlet Üzerine, Öncü Kitap, 1975.

Lenin, Proleter Devrimi ve Dönek Kautsky, Agora Kitaplığı, 2011.

Lenin, Emperyalist Ekonomizm-Marksizm’in Bir Karikatürü, Sol Yayınları 2008.

Lenin, Yenilgicilik ve Enternasyonalizm, Agora Kitaplığı, 2009.

Lenin, Bolşevikler ve Proletarya Diktatörlüğü, Agora Kitaplığı, 2010.

Lenin, Sovyet İktidarı ve Dünya Devrimi, Agora Kitaplığı, 2010.

Marcel Liebman, Lenin Döneminde Leninizm, Cilt 1-2, Belge Yayınları, 1990.

Tony Cliff, Lenin Cilt 1, Partinin İnşası, 2002.

Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, Ayrıntı Yayınları, 2013

Dipnotlar

[1] Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1969, s.13.

[2] A.g.y. s.15.

[3] A.g.y. s.53.

[4] A:g.y. s.24.

[5] A.g.y. s.26

[6] A.g.y. s.32.

[7] A:g.y. s.46.

[8] Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, Eriş Yay., 2004, s.134.

[9] Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yay., s. 122.

 

Kaynak: https://elyazmalari.com/2020/05/08/devlet-ve-ihtilal-analiz-ve-teorik-hamle/#_ftn9

Share.

Comments are closed.