Başaran Aksu İle Emek Hareketi Üzerine Söyleşi

0

 

Başaran sen son dönem Umut-Sen örgütlenmesi için memlekette gezdin ve uzun süredir işçi sınıfı içerisinde bir kaynaşma ve hareketlenmeden bahsediyorsun. Buna dair tür gözlem ve düşüncelerinle başlayalım. 

Sınıf zeminlerinde daha önceki dönemlerden farklılık gösteren bir dizi olgu kendisini dışa vuruyor. Bunlar aslında Gezi öncesinden, 2012’den itibaren kendisini gösteriyordu. 2013’ten başlayarak geriye doğru biraz gazete taraması yapsak memlekette yüzlerce irili ufaklı direniş ve tepki hareketi görebiliriz. Özellikle gerek kamuda gerekse de özelde çalışan taşeron kesimlerde, aşağı yukarı yurdun her tarafına dağılan böylesi eylemleri görüyoruz. Bunların bir kısmı ücret alamamaya tepki, bir kısmı haysiyet eylemi. Oradaki işten atılmalar, mobbing uygulamaları, amirlerin şiddeti ya da taciz vs. gibi şeylere yoğun tepkiler var.

İrfan Kaygısız gazete taraması yaparak 550 kadar işçi eylemi tespit etmiş 2013 yılında.

Doğrudur. Bir de yansımayanlar da dikkate alınabilse sayı çok daha büyür. Ama 2012 ortalarından itibaren yükselen, kendisini bir şekliyle tepki hareketi, basın açıklaması, işyerine kapanma, işgal gibi eylem tarzıyla kendisini dışa vuran bir durum var.

Kim bu tepkinin sahipleri? Tabii 90’lardan itibaren Türkiye’de özelleştirmelerden sonra esas olarak yerleşik bir hale gelen ve asgari ücret standardı etrafında, bunun 100 lira altı 100 lira üstü bir ücret skalasında çalışan yaygın bir şey kesim oluştu. Bir de Türkiye’nin toplumsal nüfus hareketi var; batıya ve sanayi alanlarına doğru hareket eden ve hizmet sektöründe bir şişme yaratan bir hareket bu. Burada da bir işçileşme süreci yaşanıyor. Bu, taşralılıktan ve köylülükten çıkış; kentlileşme, bireyselleşme ve işçileşme süreci olarak yaşandı, yaşanıyor. Artık 2000’li yılların başı itibarıyla bu kesimler arasında kendi hayatlarında -şayet belirgin bir şey örgütlenilmez ise, direnilmez ise- bir değişimin olmayacağına dair kanaat giderek kökleşmeye başladı. Ancak bunlara siyasal açıdan sahip çıkacak, bütün bu tepkilerle, arayışla, çaresizlikle temas kuracak ve bunu bir tür toplumsal direniş ve örgütlenme içinde ileriye taşıyacak ne sendikal anlamda ne siyasal anlamda bir şey bulabilmiş değiller. Onlara seslenen bir merkez veya odak olmayınca bütün bu tepkiler bir süre kendisini duvara vurur gibi, her seferinde bir çaresizlikle içine kapanan, dolayısıyla var olan otoriteden çare ve çözüm yollarını arama yollarını zorlamaya devam eden bir biçimde gelişti. Bugünlere kadar böyle geldi.

Burada milliyetçi-muhafazakâr hegemonyanın bu süreci idare etmek ve yönetmekteki maharetinden de söz edilebilir. Bu hegemonya emekçiler arasında biriken tepkinin toplumsal kabarışa ve isyana yol açmasının önünde set olmuştur diyebiliriz. Ancak bu milliyetçi- muhafazakâr hegemonyayı dağıtan bazı dinamiklerin de gelişmekte olduğunu düşünüyorum. Bu dinamikler bir taraftan siyasal ve jeopolitik veya küresel gelişmelerle alakalıyken, bir taraftan da üretim sürecinin rutin ilişkilerinin bu düzeyde gelişmesi ile ilgili. Bizatihi üretim süreci bireyselleşme ve sekülerleşmeyi aşağıdan zorlayan, toplumdaki katı geleneksel yapıları dağıtıcı bir etkiye sahip. Gezi aslında bunun kapağını, üzerindeki örtüyü büsbütün kaldırmış oldu. Dolayısıyla işçi sınıfı hareketi de son yirmi yılın yenilgilerinden, deneyimlerinden biriktirdiği bir silkinme içerisinde. Fakat örgütlenmeye doğru bir eğilimin açığa çıktığı yerde bütün bu eğilimi kavrayacak ve kapsayacak bir odak da halen söz konusu değil.

Bu konuya geçmeden yeni işçi sınıfı formasyonu üzerinde biraz daha durabilir miyiz? Bugün işçiler derken nasıl bir tipoloji çiziyorsun sen?

Yoğun kentleşme özellikle 80’lerden itibaren kentlerin ve sanayi havzalarının etrafında, orada işgal pratikleri ile konut meselesini çözen bir emekçi kesimi yarattı. Buna nöbetleşe yoksulluk dendi, bir tür kendisini devreden bir ilişki biçimiyle gelişmiş olması bakımından. Neoliberalizm yerleşene kadar kentlerdeki emekçikler hala çok çeşitli, geleneksel ilişki biçimleriyle sarmalanmış durumdaydılar. Ben, 90’ların ortalarından bugüne gelen süreçte, bundan farklı olarak sınıf bireylerinin yalnızlaştığı, bir tür mülksüzleşmenin eşlik ettiği, tek başına ücret ve onun etrafındaki ilişkiye mahkûm olan bir işçi tipolojisinin açığa çıktığını düşünüyorum. Bu işçi tipolojisi daha modern ve bireysel değerlerle kuşatılmış. Ortaokul, lise mezunluğu ve yüksekokul mezunluğu, taşeron işçiler arasında bile çok yaygın

Meslek lisesi?

Ağırlıklı olarak düz lise ve sözel bölüm mezunları benim gözlemlediğim kadarıyla. Metal gibi sanayi sektörlerinde endüstri meslek liselilerin daha yoğun olduğu görülüyor. Mesela benim gördüğüm ve çok dikkatimi çeken başka bir şey bunun teknolojiyle barışık bir işçi tipolojisi olduğu. GF-Hakan Plastik’te 12 saat çalışan, 1000 lira ücret alan işçilerin çok büyük bölümü iPhone telefonla çekim yapıp, video yayınlayabilme olanaklarına sahip. Bizde yok yani bu olanak, ben kullanamıyorum. Ama bu çok yaygın bir şey. Asgari ücret sınırında çalışan kadın tekstil işçileriyle konuşurken dâhi onlarcasının böyle bir özelliğinin olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla dünyaya dair, bizim solun durduğu yerden varsaydığının ötesinde bir merakı ve araştırmacılığı var.

Bir de şöyle bir şey var: Esnekleşme dediğimiz hadise aynı zamanda bizim bildiğimiz eski kolektiviteyi dağıtıyor ve yeni bazı vasıflara önem veriyor. Daha çok diyelim takım çalışması, ataklık, girişkenlik gibi meselelerde işçiyi teşvik ediyor. Ama bütün buralarda kendisinin geleceğine dair çıkış göremediği noktada bu sefer kendinin kolektif kurtuluşuna dair meselede bu tarz özelikler aslında ters tepiyor.

Sermaye açısından ters tepiyor…

Sermaye açısından ters tepen şeylerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin bütün görüşmelerin kaydedildiğini görüyorsun. Bu “tape” işini aşağıda da sınıf kendisini korumaya almakta kullanıyor. İşverenin olumsuzluğuna dair şeyleri kaydeden “tapecilik” pratikleri görüyorsun sınıf zemini içerisinde de. Ben bunu da yeni bireyselleşme formları olarak görüyorum.

Tabii bunun bir politik muhtevası, sendikal odağı söz konusu değil. Burada Türkiye açısından değişen şey şu: Sahiden kentli bir ülke Türkiye artık ve kentli bir işçi sınıfı var. Bu dönüşümün önümüzdeki 5-10 yıllık döneminde külliyen kentsel değerler ve kentlilikle nitelenen bir işçi sınıfıyla karşı karşıya kalacağız ve bu sahiden de genç bir işçi sınıfı. Bu nedenle 70’lerdeki algının değişmesi lazım. Bir de özellikle hizmet sektörü genç işçiye muhtaç. 40-45 yaşlarından sonra işçiyi mecburen tasfiye etmek durumunda sermaye kendi mantığı gereği. Belli bir yaş diliminin üzerinde özellikle güvenlikte, temizlikte tasfiye ediliyor işçiler. Dolayısıyla bunun kendisi de “ne yapacağız, bir şey yapmamız lazım” bilinci doğuruyor işçide. Temizlik işiyle uğraşan işçi açısından da böyle, sanayideki işçi açısından da, beyaz yakalı açısından da.

Beyaz yakalılarda çok görülen bir durum var. Özellikle 40 yaşın üzerinde ciddi bir istihdam ve varoluş kaygısı baş gösteriyor, yeni yetişen genç nesil tarafından tehdit altında hissediyorlar. Kastettiğin böyle bir şey mi?

Evet. Tabii kaygı yükseliyor ve yükseldikçe de işyeri içerisindeki rekabet ve hırs kuvvetleniyor. Ancak tüm bunlar neredeyse son 20 yıldır kullanıldı ve tamamının işlevsiz olduğu anlaşıldı. Ben Gezi direnişinde de demin bahsettiğim gibi girişkenlik, hız ve ataklık ile karakterize edilebilen bir durumun etkili olduğunu düşünüyorum. Gerek hizmet sektörü gerek üretimde söz konusu sınıfın takım çalışması mantığının, yani bireyin en fazla böyle bir çerçevede anlam kazandığı bir mantığın, alttan alta yansıdığını düşünüyorum. Bu durumun bir dizi işi kolaylaştırdığı fikrindeyim. Zira böyle bir mantıkla başa çıkmak zordur. Bunun bir de politik bakımdan organize olduğunu düşünürsek, sermaye açısından ürkütücü bir şeye dönüşebilir.

Bir hareketlenme ve dönüşüm olduğu aşikâr, fakat buna cevap verecek bir örgütlenmenin var olmadığına değinmiştik. Dolayısıyla çok sayıda, senin tabirinle “duvara vuran” girişimler oluyor. Alpkan Birelma da yeni yayınlanan kitabında (Emek ve Haysiyet Mücadelesi) sendikal hareketin çözüm sağlayamadığı noktalarda, işçilerde moral bozukluğu ve mücadeleden elini eteğini çekme isteğinin baş gösterdiğine işaret ediyor. Sen böyle bir tehlike görüyor musun? İçinde bulunduğumuz ortamdan sendikal cansızlığı aşacak bir dinamik doğar mı?

Bunu bir moment olarak, dünyanın tarihsel konjonktürü içinde değerlendirirsek, mevcut birikimin iki sonuca gebe olduğunu görürüz. Bunlardan ilki faşizmin yükselişidir. Aslına bakarsanız faşizm vaatkârdır; sınıfa ciddi şeyler söyler ve önerebilir. Bütün kaybı ve huzursuzluğu çok hızlıca politize ederek buradan başka bir hareket doğurabilir. Dolayısıyla önümüzdeki 3-4 yılda bu alana yapılacak “yatırımlar” ve alanda alınacak pozisyonlara göre, iki ihtimalin ortasında bir yol ayrımında olduğumuz söylenebilir. Devrimciler, sosyalistler, genel anlamda sol ve sendikalar üzerlerine düşeni yaparlarsa, şu anki durumun devrimci veya “ilerici” bir gelişmenin olanaklarını barındırdığını söyleyebiliriz. Bu anlamda solu yenileyecek bir potansiyel de mevcuttur. Fakat aynı topluluk milliyetçi-muhafazakâr ve tarihsel kodların da etkisiyle, faşist bir hareketin kitle temeline dönüşebilme potansiyeline de sahiptir. Bu ihtimal, hizmet sektöründeki neo-faşist eğilimlerle de örtüşebilir ve bir nevi pop milliyetçilik damarlarda kitleleri buluşturabilir. Özetle, hem devrimin hem karşı devrimin aynı üretim sistemi içerisinde yeşerebilme ihtimali bulunmaktadır. İçinde bulunduğumuz ortamda durum kendisini bu kadar açığa vururken, iradenin alacağı pozisyonun ve bunun tarzın çok daha önemli olduğu bir konjonktüre doğru ilerlemekteyiz. Tabii iradenin bu konjonktürü inşa edebildiği oranda bir devrim ihtimalinden bahsedilebilir sadece. Sonuç olarak bu topluluk, böyle bir yol ayrımındadır ve bir yana doğru evrileceği kesindir.

Türkiye’nin hakikaten çok istisnai bir tarafı var. 1980’de imalat sanayinde çalışan işçilerin üçte biri örgütlüyken, bugün bu oran %6’nin altında. Bu kadar düşük sendikalaşma oranına sahip çok az ülke var dünyada. Bunun nedenlerini sorguladığınızda, ülkede neoliberal hegemonyanın gücünden dem vurabilirsiniz. Öte yandan, 1980’den sonra çıkan yasalara baktığınızda, öyle “gelişmiş” ki Türkiye’de işçilerin önemli bir bölümü, şu an mevcut sendikal formlara dâhil olmayı bir çıkar yol olarak görmüyor. Dolayısıyla böyle bir dönemde, böyle bir ortamda, nasıl bir sendikal tarz, sendikal form düşünmek lazım?

Bunu iki yönlü ele almak gerekiyor. Bir yanda sistem, sermaye ve burjuvazi sendikal bilince hem ideolojik hem de -medya gibi- iletişimsel düzlemlerde ciddi zararlar veren saldırılar yürütmektedir. Komünizm düşmanlığı, bir sınıfın onu gerçek manada kucaklayacak ideolojilere yönelik düşmanlığı ve bu topraklarda yaşatılmış çok ciddi olayların tarihi vesaire. İkincisi, 80’lerden sonra özelleştirme, esnekleştirme, taşeronlaşma meselelerine karşı örgütlü sendikal düzen gerçekten de işbirlikçi bir karakterde, hatta işbirlikçiliğin de ötesine geçerek patronun safında adımlarla ilerlemiş ve bugünkü işçilerin babalarına, atalarına gerçekten çok kötü davranmıştır. Yaşanan onca kötü şeyin bir hafızası vardır. Yani bu mesafe bir yandan ideolojik bir yandan da somut gerçeklerden kaynaklıdır. Hepimizin hatırladığı, ‘89 baharından sonra oluşmuş veya yeniden oluşturulmuş sendikal bürokrasi, sahiden büyük kötülükler yaptı ve bütün direnişler neredeyse istisnasız bir şekilde yenildi. 1990’lardan beri tüm denemeler başarısız oldu. Burada örgütlü sol veya devrimci sosyalist yapıların bu sendikal çizgi ile “sorunlu” ilişkisinin -ahlak tanımını da sorgulayacak denli sorunlu ilişkinin- de bir payı vardır diye düşünüyorum. 170 bin üyeli Türk Metal örneğine bakalım. Türk Metal’i örgütleyen Birleşik Metal’dir. Bu yanlış anlaşılmasın. Birleşik Metal’in bütün örgütlenme girişimlerini boşa düşüren bir “maharetten”, devleti, yasayı, bir dizi organizasyonu kendi arkasına alarak bunu başarmasından bahsediyorum. Ancak bunu kıracak bir mücadele Birleşik Metal zeminlerinde henüz üretilememiştir. Bu, salt sendikalist anlayışla yapılabilecek bir şey değil. Bugün baktığımızda, Birleşik Metal, çevresine kıyasla iyi bir sendikadır. Ve Türk Metal on yıllardır gündemlerindedir. Son Bursa ve Çerkezköy örneklerinde yaşanılanları tekrar etmeyecek bir sendikal anlayışa ivedilikle ihtiyaç var. Türkiye’de imalat sanayi dediğimiz şeyin birliği Türk Metal’e tutturulmaktadır. Bu Türk Metal çetesi dağıtılmadan, Türkiye’de gerçek manada sınıf hareketinin bir şahsiyet kazanması mümkün olmayacak diye düşünüyorum. Önümüzdeki dönemin acil görevlerinden birisi de budur.

Bahsettiğimiz %6’lık oran az olmasına rağmen şöyle bir etkiye sahiptir: Gerek Türk-İş’te, gerek DİSK’te başkanların hızlıca değiştiği görülmektedir. Sendikalar da sorgulanmakta, yolsuzluklar açığa çıkmaktadır. Eskiden DİSK’te 10 ila 15 yıl görev yapan başkanlar olurdu. Ancak son zamanlarda bu sorgulanır oldu. Bunlar, aşağıdaki gelişmeler, uğuldayışlar, huzursuzlar ve tepkilerden bağımsız gelişmeler değildir. Böylesi iktidarların çözüldüğü yerlerde sınıfın yeni özneleri, yeni direniş ve mücadele tarzları ortaya çıkıyor.

Bu yeni direniş tarzı daha ruşeym halinde kendini gösteriyor. Fakat bunun karşısında durabileceklerini zannetmiyorum. Bu gidişat sendikal düzeni de tepetaklak edecektir diye düşünüyorum. Ama bunu sınıf kendi başına yapamaz; içgüdüsel olarak onun gidebileceği sınırlar vardır. Onun bir politik muhtevaya ve programa ihtiyacı var. Bu politik muhtevayı, programı işçi sınıfıyla buluşturacak devrimcilerin, sosyalistlerin kendisinin bu zeminlerde bir araya gelmesi, bunu kendilerine dert etmesi, böylesi yapıların açığa çıkması gerekiyor. Özellikle sanayi havzalarında ve sermaye birikim rejimi açısından çok temel bir önemi olan taşeronluğu kırmak manasında bir politikayı kendisine hedef koyup, sınıfın önünü açması gerekiyor. Bunun yapılamadığı noktada içgüdüsel olarak sınıf bir yere kadar ilerleyebilir. Bugün ben 70’lerde sınıf indirgemeciliği diye eleştirilen şeyin devrimci siyasetin kendisi olduğunu düşünüyorum. Bu manada solun kültürelcilikten kurtularak, sınıf ve ezilenler etrafında bir siyasal çizgiyi yeniden tanımlaması lazım diye düşünüyorum.

O zaman sen sosyalist solun bugünkü gidişatının tam tersi bir şey söylüyorsun. Çünkü bugün sosyalist solun elbette mevcut siyasal gerilimleri göz ardı etmesi mümkün değil, ama programatik olarak sınıfsal içeriğinden soyundurulmuş biçimiyle demokrasi ve özgürlük ekseninde bir rota belirlediğini söylemek mümkün.

Biz siyaset zeminini söyle tarif ediyoruz. Devrimcilerin, sosyalistlerin kavgası, Lenin’in söylediği gibi, politik özgürlükler mücadelesidir. Sınıf mücadelesinin siyasal düzeydeki veçhesi budur. Politik özgürlükler mücadelesinin içinden sınıfa ait sorun, sıkıntı, tepki, talepleri tespit etmektir gereken. Önemli olan politik özgürlüklerin programını doğru tanımlamaktır.

Sorun politik özgürlüğün kendisinde değil…

Elbette kendisinde değil. Esasen siyasette verilecek kavga bu kavgadır. Bu tabloyu görmezden gelmek olmaz; burada yaşanan sıkıntıyı, çaresizliği görmezden gelmek olmaz kanaatindeyim. Memlekette diğer yaşanan eşitsizlikleri de görmezden gelmeden olmaz ama esas toparlayıcı meselenin atlanmaması gerekir diye düşünüyorum.

Politik özgürlükler deyince bunun muhtevasını nasıl tanımlarsın? Bu sosyalist solun pek tartıştığı bir mesele değil.

Ben ezilenler siyaseti ifadesi altında bunun toparlanabileceğini düşünüyorum. Ezilenler siyaseti diye kastettiğim şey, sınıfın yaşadığı özgürlük sıkıntılarının; haysiyet, mağduriyet, eşitsizlik, adaletsizlik sıkıntılarının merkeze konduğu ve bunun etrafına toplumsal cinsiyet, türcülük, doğanın sömürüsü ve kültürel-etnik sömürüler gibi meselelerin örüldüğü bir siyaset biçimi. Muhafazakârlığı ve milliyetçiliği kıracak, kardeşleşmeyi ve ortak çıkarları tarif edebilmeye en müsait, en birleştirici potansiyeli ifade ediyor sınıf siyaseti.

Bunun aynı zamanda enternasyonalist bir siyaseti de ifade ettiğini düşünüyorum. Bugün Misak-ı Milli sınırları içerisinde bir devrimden söz edilemez artık. Nasıl adam “Greif’i kapatırım Bulgaristan’a giderim” diyorsa; Antep’teki, Batman’daki, Malatya’daki,  İskenderun’daki organize sanayi bölgelerinde Suriyeli, Bangladeşli ve Orta Doğu coğrafyasının her tarafından gelen işçi de görürsünüz. Pazarın uluslararasılaşması yanında üretim sahasının da çok etnili ve çok uluslu hale gelmesi sınıf içerisinde enternasyonalizmi daha somut bir ihtiyaç olarak gündeme getiriyor. Dolayısıyla işçi Alevi ise Alevilik meselesiyle, Kürt ise Kürtlük meselesiyle, eşcinsel ise eşcinsellik meselesiyle, kadınsa kadınlığı ile ilgili meseleleri kapsayan ortak bir program içerisinde, burjuvazi karşısında bir toptan kurtuluş perspektifini koymak hem gerekli hem de somut koşulları her zamankinden daha fazla. Ben önümüzdeki dönem sosyalist hareket açısından siyasal yönelimini kurmada esas gerilimi bunun oluşturacağını düşünüyorum.

Mesela taşeron sistemini düşünün; sermaye birikiminin temel dinamiği haline gelmiş durumda. İşçileri bölen ve ayrıştıran muhafazakârlığı, milliyetçiliği ve cinsiyetçiliği kırmak; sınıfı bir toplumsal güç olarak inşa etmek ancak taşeron sistemi karşısında ortak bir mücadele hattı örmekle mümkündür. Taşeron meselesi sadece bir grup işçinin meselesi değildir. Sınıfı ortaklaştıracak bir mücadele konusudur. Dolayısıyla ifade etmeye çalıştığım gibi, önümüzdeki mesele politik özgürlükleri nasıl tanımladığımız, hangi meseleyi merkeze yerleştirip onun etrafını nasıl ördüğümüz meselesidir.

Ancak politik özgürlükler meselesini ekonomist bir çizgi olarak da düşünmemek gerekir. Aksine, memleketteki mevcut siyasal saflaşmanın önüne sınıf meselesini koyan yeni demokrasi ve özgürlükler taleplerinin popüler bir dille ifade edilebileceğini düşünüyorum.

Tabii bu bir dil sorunu değil, esas olarak örgütlenme ve araçlar sorunu. Ben işçi havzalarındaki fabrika ve işyerlerinde ciddi bir komiteleşme eğilimi olduğunu görüyorum. Bunun ciddiye alınması, teşvik edilmesi, büyütülmesi lazım. İş yerlerinde oluşmuş komitelerin, o havzalardaki ve o havzaların etrafındaki bölgelerin siyasetlerini belirleyebilme, yerel düzeyde belirleyebilme şansı vardır. Yani 500 tane fabrikada komitenin olduğunu düşünün; bu komitelerin yan yana geldiği zemin o bölgedeki her tür siyasi gidişata yön verir, geri çağırma hakkını da kullanabileceğin bir tabloyu çıkartır. Kendi demokrasi anlayışını sunar ve bulunduğu bölgelere kendi rengini verebilme potansiyelleri açığa çıkar.

Peki, sosyalist solun işçi hareketiyle kurduğu ilişki meselesi, özellikle Greif olayı üzerinden tekrar tartışılmaya başladı. Bu ilişkiyi sen nasıl görüyorsun?

Solun bu alanla kurduğu ilişki hep sorunlu oldu. Sol siyasal parti/hareket ve çevrelerden arkadaşlar daha çok oralara dergi bırakan, bilet satan, düzenledikleri organizasyonlara destek talep eden, çağrılı olduklarında sendika kongrelerinde konuşmalar yapan düzeyde ilişki kuruyorlar sendikalar ve işçi zeminleriyle. Yani işçiyi geleceğin kurucu öznesi değil daha çok devrimin altlığı, nesnesi olarak gören bir anlayış söz konusu. Ancak nerede ir sendika örgütlenme çalışması oluyorsa ora da işçi ya solcudur, bir çeşit sendikal bilinci vardır; Alevidir, bir duyarlılığı vardır; Kürttür, Kürt hareketinin politik etkisindedir ya da bir derginin okurudur. Bu gerekçelerle başlıyor memlekette sendikalaşma serüveni ve sonra işçi gidiyor bu sendikal bürokrasiyle bağ kuruyor. O bürokrasi de örgütlenen işçilerin öz örgütlenmesi varsa daha da geliştirmek üzere değil aksine onu yönetebilir hale getirerek bağ kuruyor. Yoksa bir sendikanın bir işyerine odaklanarak, oraya giderek kendi uzmanlarıyla gerçekleştirdiği bir örgütlenme çabası yok. Böyle sendikalar çok azdır ve genelde küçük sendikalardır.

Greif gibi son dönemde gelişen hareketlerin önemi şurada: Eylem tarzı olarak bu sendikal bürokrasinin varlığını sorgulayacak, bunun sorunlarını kamuoyunun gözleri önüne serecek hareketler bunlar. Bu manada ben Greif’i çok faydalı buluyorum. Oradaki arkadaşların tavırları sekter de bulunsa, ben bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Hatta işyerinin kapanmasının dahi bu kazanıma gölge düşürmeyeceği kanaatindeyim. Mesele işsiz kalan işçilerin başka işlere yönelirken bir deneyimin dersleriye öncekinden daha büyük bir kararlılık ve sabırla yeni örgütlenmelerin, direnişlerin yürütücülerine dönüşmelerini sağlayacak ortamı hazırlamaktadır. Direnişin parçası olmuş tek bir işçi bile her şey bittikten sonra lanet olsun böyle sendikacılığa, lanet olsun böyle solculuğa demiyorsa o zaman bir zaferden söz edebiliyoruzdur.

DİSK’te son dönem taşeronlaştırmaya karşı özellikle Enerji-Sen, Dev Sağlık-İş gerçekten çok muazzam bir çaba gösterdiler ve bunun meşruiyetiyle temsilcilerini DİSK’in yönetimine taşıdılar. Greif işçilerinin, taşeronlaştırma konusunda bu mücadeleleri veren bu sendikalardaki arkadaşlarla karşı karşıya kalmış olmaları bu olayın talihsiz tarafı. Ama bu sendikalardaki arkadaşların da buradan bir hayır çıkarmaları mümkün. Sendika yöntemine gelince; bazı arkadaşlar o sendikanın bütün tarihi birikimi onların omuzlarındaymış gibi hissediyor ve korumacı bir refleksle yaklaşıyorlar olaya. Rıza Kuas’ın Derby işgallerini yapan Lastik-İş’i ile bugünkü Lastik-İş’i karşılaştıralım mesela? Ya da Atilay Ayçin’in trajik serüvenini? Genel-İş Sendikası, Altaş’ta, Albayrak’ta, onların ortak kurdukları, beraber ihaleye girdikleri yerlerde çalışan temizlik çalışanlarını, park bahçe çalışanlarını, mezarlık hizmeti çalışanlarını niye üye yapmıyor? Bunun nesini savunacağız? Bunları görmeden Greif’teki tepki anlaşılamaz. DİSK’in de bunu tartışması lazım, böyle bir özeleştirel değerlendirme yapması ve bunu yaparken de Dev Sağlık-İş’in pratiğini kendisine örnek alması gerekiyor. Buna vesile olması anlamında Greif işçileri hayırlı bir iş yapmışlardır diye düşünüyorum. Bunları derken bütün günahı sendika uzamnlarına ya da bürokrasine yıkan oradan da kendini temize çıkaran kolaycılıktan kendimizi de azade tutmuyorum.

Peki solun Greif’teki etkin siyasal aktörünün bu konuda bir kabahati yok mu sence? Mesela dedin ki fabrika kapansa bile kazanımdır. Ama oradaki işçiler neticede fabrikayı kapanmaya götüren süreci de yazacakladır. Elbette ki Rıdvan Budak’ın ve sendikanın rolünü de yazacaklardır ama…

Şunun anlaşılması lazım: Taşeron işçi “ben burada 1000 liraya çalışıyorsam, yarın gider yine 1000 liraya başka bir yerde iş bulur, çalışırım” diye düşünür. Eğer siyasal aktör o işçinin iş bulma süreciyle de dayanışıyorsa, bir güvence olarak onun yanındaysa; “senin çaresizliğinin de bu işten ödeyeceğin bedellerinin de hepsinin yanındayım” duygusunu, bilincini, tavrını gösteriyorsa herhangi bir problem yoktur. İşçi açısından bütün direnişlerde görülen şey, muazzam bir deneyim yaşaması ve bir-iki hafta içinde “çok değiştik” diyebilmesidir. Böylesi direnişlerde bir başka kimlik, sınıfın geneli açısından bir kimlik inşa olunuyor ki biz bunu Migros deneyiminden de biliyoruz. Migros’ta sendikalaşma mücadelesi yürüttükleri için atılan 35 işçi diğer depolara dağılınca DGD-Sen gibi bir sendikanın gerçekliği ortaya çıktı. Oradaki direniş sürecinde olduğu gibi, iş bulma süreçlerinde yalnız bırakmadık işçileri. Onlar da o süreçte bir sendikal bilinçle, bu iddiaya sahip olarak çıktılar. Dolayısıyla Greif’in kapanmasının dahi tek başına bir kayba işaret edeceği kanaatinde değilim. Burada illa bir moral kayıp olacaktır diyemeyiz. Moral bir yenilginin ihtimali bile varsa bu hepimizin sorumluluğudur.

Bu manada Greif direnişinin örgütlenmesinde önemli bir role sahip olan siyasal grubun da emeğine haksızlık etmemek gerek. Ayrıca ben onların da bir gelişme gösterebileceğini, buradan önemli dersler çıkarabileceklerini düşünüyorum. Benim bu arkadaşlara yönelik eleştirilerim daha farklı eleştiriler. Onların politik özgürlükler meselesini eksik kavradıklarını düşünüyorum. Bu ayrı bir eleştiri tabii. Ama burada ilk günden bugüne bu arkadaşların tutumlarında çok sekter, mücadeleyi boğan bir tutum görmüyorum ben. Tabii eksikleri olabilir; bu oradaki güçleriyle alakalı bir şeydir, yetemeyebilir. Pekala bundan sonra yanlışlarda yapılabilirler. Ama Greif işçisi asla bu siyasal grubun zorlamasıyla, hatta söylendiği gibi zorbalığıyla orada durmuyor. Durmadı. Aksine orada işçi kendi kararlılığıyla duruyor. Devrimcilerin asla o kararlılığın gerisinde durmaması gerekir. Sonuçta ben bütün süreçlerin işçilerle istişare içinde yürütüldüğünü görüyorum. Bunun da şunları feda edelim, bunları feda edelim diye yapıldığını düşünmüyorum. Böyle düşünmekte de fayda vardır, çünkü böylesi süreçlerde işçilerin kendi iradelerinden bağımsız olarak yönlendirildiklerini düşünmeye çok yatkınız.

İki örnek vereyim. Zentiva işvereni belli bir yaş kuşağından işçileri, emekliliklerini de riske atarak işten attığında, işçiler kimi fabrika içinde kimi dışında işyerini terk etmeyerek eylem başlattılar. İşçilerin bu iradesi sendikayı da sürükledi ve sorun çözüldü. Yani Petrol-İş’i direnişe sokan etmenlerden önemli etmen işçilerin kararlılığı oldu. Tıpkı GF-Hakan Plastik’te olduğu gibi. Sendika ilk gün “yasal değil direnmek” diyordu. Ama işçiler kapı önünde direnişi başlatınca, o moral güçle içeride sendikayı örgütlemek mümkün oldu. Yani şunda yanılmayalım: Artık işçilerin inisiyatif aldığını ve sendikaları sürüklediğini görüyoruz. Bir dönem önce biz zorluyorduk işçileri. Bundan beş yıl, altı yıl önce hadi şöyle yapalım, şu fabrikada böyle yapalım deyince işçi oralı olmuyordu. Ama şimdi işçi zorluyor. Öğrenmek istiyor, yapmak istiyor, sonuç almak istiyor. Yani bu farklı bir şey. Sınıfta yeni bir iklimin oluştuğunu ve bunun sendikal ve siyasal önderlikleri zorlamaya başladığını düşünüyorum. Greif meselesine dönersek, orada da Kızıl Bayrak’ın bu iklime dayanarak, bu iklimin havasıyla süreci yürüttüklerini düşünüyorum. Yoksa onlar da sendikal bürokrasinin davranış eğilimiyle davransalar, işçiler onları da kapının önüne koyardı.

Bu “yeni iklimi” biraz açar mısın?

İşçiler arasında tabiri caiz ise anarşizan bir sorgulayıcılık var. İşçi soruyor: Niye öyle oldu? Toplu pazarlıkta neler konuşuldu? Sendikacı işverene nasıl karşılık verdi? Şimdi artık yeni dönemde sendikal toplu sözleşmeyi kimse gizleyemez. Yani toplu sözleşme görüşmelerini gizli yapma şansı yok. Çekeceksin görüntüyü; işçi başından sonuna izleyecek ne konuşuldu. Sendikacı olarak içeriye girmenden çıkana kadar ne konuşuldu bilmek istiyor işçi. Bütün bunlar yeni dönemin yeni talepleri. İşçinin sendikal demokrasiyi, işçi demokrasisini inşa etmeye dair de bir sorgulayıcılığı var. Bu düzeyde bir duyarlılığın gelişmekte olduğunu görüyorum ben işçiler arasında.

 Bu noktada biraz da Umut-Sen faaliyetinden söz eder misin?

Umut-Sen yapmaya çalıştığımız taşeron, güvencesiz, esnek hizmet sektöründe çalışan yeni işçi sınıfının örgütlenmesine yönelik sendikal-siyasal bir odağın inşasına dair bir pozisyon sunmak, buna katkı koymaktır. Türk-iş veya DİSK’te o alanda diyelim ki etkin, ihtiyaçları karşılayacak sendikalar yoksa sendika kurmak ve sınıfı bu manasıyla silahlandırmak. Yerine getirdiği birinci işlev bu.

İkincisi, mevcut sendikaların dönüştürülmesi. İşçi demokrasisi doğrultusunda, onların politik özgürlük kavgası doğrultusunda bu sendikaların hem siyasallaştırılması hem dönüştürülmesi kavgasını veren bir perspektifi savunuyoruz. Mevcut olanı dönüştürmeye, yoksa alternatifini yaratmaya çalışıyoruz. Burada da doğrudan işçileri sendikaya üye yapma perspektifiyle değil de, tam da onun kendi işyerinde öz örgütlenmelerini, komitelerini oluşturmasını hedefliyoruz. Yani esas olanın işçinin kendi örgütlülüğü olduğunu, sendika olmasa da işveren ve devlet karşısında kendisini güçlendirecek bir örgütlenme mantığını temel alıyoruz.

Bu doğrultuda gelişme kat etmeye de başladık. Umut-Sen üzerinden veya dolaylı katkısıyla ortaya çıkan gelişmelerin, mücadelelerin, direnişlerin mevcut sendikal bürokrasi anlayışını zorladığını; onları dönüştürmekte bir etkisinin ortaya çıkmaya başladığını düşünüyoruz. Burada Umut-Sen’in görebileceği misyonun bu olduğunu ve ne kadar gelişirse bunun daha da olumlu bir etki yaratacağına inanıyoruz. Mesela biz şimdi taşeron işçilere, özellikle belediye ve kamudaki taşeronlaşmaya dönük bir sendika kurma hazırlığı yürütüyoruz. Buradaki mantığımız şu: Biz üç-beş yerde kurarız, orada komiteleri yaygınlaştırmaya çalışırız. Ne Hizmet-İş, ne Belediye-İş, ne Genel-İş bunu yapıyor. Genel-İş’in bir iki yerde böyle denemesi var. Orada bu işi kavramış sendikacı arkadaşlar var. Mesela Mersin örneğinde olduğu gibi taşeron işçiyi üye yaptığı örnekler var. Ama bu genel bir tutum değil, oradaki sendikacıya has bir tutum. Biz bu işe girer, bunla ilgili mücadeleleri açığa çıkartırsak Genel-İş’in ya da Belediye-İş’in taşeron işçilerin örgütlenmesinde daha duyarlı davranmasına/baskılanmasına neden olur diye düşünüyoruz. Genel bakışımız bu.

(Bu söyleşi, Başlangıç dergisinin 1. sayısında yayımlanmıştır.)

Share.

Comments are closed.