gününde

Aslı Odman ile Röportaj (1): Neoliberalizm işçileri ekmek mi can mı ikileminde bırakıyor

0
Neoliberal dönem, kapital ile işçi arasındaki ilişkinin muhtevasını değiştirmese de emeğin üretim birimlerinin parçalanması, çalışma mekanlarının dönüşümü, güvencesizlik, emek piyasasının türlü kollara ayrılması, iş biçimlerinin değişmesi gibi birçok dönüşümü içeriyor. Akademisyen ve İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nden Aslı Odman ile neoliberal dönemin içerdiği bu dönüşümü ve bunun iş sağlığı ve iş güvenliğine etkilerini konuştuk.

Soru-1: Neoliberal dönem iş sağlığı ve güvenliğini nasıl etkiliyor?

Cevap-1: Şimdi neoliberal dönemi nasıl tanımlıyoruz. Bu önemli. 1850’lerden 1930’lara dek uzanan döneme klasik liberal kapitalizmin kurucu dönemi dersek ve bu sistemde çalışma kaynaklı acı, sağlık ve can kaybını sadece 1970’lerden sonraki döneme daraltırsak, yani neoliberalizm işçinin bedeninde daha önce hiç görülmemiş bir  tahribat yarattı dersek bu epey dar ve güncelci bir bakış olur. Aklıma hemen karşı örnekler geliyor, neoliberalizmi kapitalizmin bir döneminin ismi olarak alırsak, ki bazılarımız buna ekolojik yıkım perspektifini de katarak ‘kapitolesen’ diyor,  teknolojik iyimser bakış açısı ile bilişsel kapitalizm diyor,  ama bu dansın ana adımları hep aynı kalmış, kapitalizm. Kapitalizmin kurucu, süte maya veren altyapısının oluştuğu dönem Osmanlı’da 1830’lardan sonra başladı dersek, 1830’lardan 1940’lara kadar mesela sermayenin dolaşımını veya enerjisini sağlayan demir yolu, maden, köprüler, sulama kanalları, kentsel altyapı vs. gibi büyük altyapı yatırımları yapıldığını ve o dönemde salgın, katliam misali iş cinayetleri yaşandığını unutmamalı. Ufak bir örnek vermek istiyorum.  STFA’yı bilirsiniz, müteahhitlik şirketi Sezai Türkeş, Fevzi Akkaya iştiraki. Kendi şirket tarihlerini yazdırmışlar ve burada Fevzi Akkaya aynen şunu söylüyor: 1935 senesinde Çankırı Kurşunlu’daki Batıbel Tüneli’ni biz yaptık ve “Bir avuçluk döviz için  avuç dolusu babayiğit”leri feda et[tik]Batıbel Tüneli inşaatında çalışan işçilerin yüzde altmışı, yüksek oranda silisyum taşıyan ve tozları solunduğunda neden olduğu “silikoz” denilen tedavisi zor bir  akciğer hastalığı nedeniyle yaşamını kaybetmişti. Bakın işverenin ağzından, kendi parasını verip bastırdığı şirket tarihinde bunu okuyoruz. Varın gerisini siz düşünün. Yazılmayanı, görülmeyeni, hatırlanmayanı, çalışılmayanı, bellek politikası yapılmayan, üstü örtüleni.

Tüneller, yollar, köprüler, kanallar, rıhtımlar, limanlar, tramvaylar, santraller, madenler  vs. kapitalizmin, şu anda halen büyük oranda kullandığımız altyapısı bildiğin firavunvari bir emek sömürüsü ve can ve sağlık kaybı bedeli ile yapıldı. Walter Benjamin 1930’ların karanlığında ışık tutar ya,  ‘hiç bir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın’. Ezcümle kendi içinden geçtiğimiz cari dönemimizin çalışma acısını abartıp, biricik kılmak bana doğru gelmiyor. Canlı emeğin ölü emeğe dönüştürülmesi sürecinin adı zaten bizatihi kapitalizm. Yani iş cinayeti, çalışma acısı farklı nicelik, nitelik, ölçek, mekan ve şekillerde bu sistemin asli bir parçası.

Bu süreçte bazen işçi doğrudan çalışırken ölüyor veya çalışırken tehlikeli ham maddelere, atıklara veya süreçlere maruz kalarak sağlığını kaybederek, uzun  vadeye yayılmış iş cinayetleri olan meslek hastalıklarıyla boğuşuyor, veya ‘işletmecilik ideolojisinden hasta toplum’ kavramında özetlenebilecek psiko-sosyal risklerden muzdarip oluyor.

Yine de sorunun çok haklı bir yanı var tabi.  Türkiye’de, 1980’lerden sonra çalışma kaynaklı sağlık veya hayat kaybı -iş cinayetleri diyelim burada ortaklaştığımız kavramı kullanıp- döneme has ortak dinamiklerden beslendi. Mesela daha önce güvenceli mavi yakalı büyük işletmelerde örgütlü olan emeğin üretim birimlerinin parçalanması, o yüzden her çalışma biriminde bu kesim için sömürü oranlarının artması, örgütlenme imkanlarının elinden alınması. Fakat işçi sağlığı iş güvenliği iş yerindeki ortak risklerin örgütlenebilmesi için bütünsel bir iş organizasyonunu gerektiriyor. Üretim mekansal olarak, farklı taşeron şirketler olarak, mesai birimlerine bölündüğü zaman bunu yapmak, bunu koordine etmek çok daha zor bir hale geldi. Tersanelerden bir örnek vereyim: Bir gemi üzerinde inşa veya tamir işini 70-80 farklı taşeron şirket yaptığı zaman tehlikeli iş parçalarının birbiri ile uyumu sağlanamıyor. Bir şirket geliyor davlum botu boyuyor. Boyadan dolayı gaz birikiyor. Gaz tahliye edilmeden bir başka kaynak işi yapan taşeron işçisi gelip kaynağın torçuna basınca herkesi ölüme götüren bir patlama oluyor. Taşeronlaştırma ile iş cinayeti arasındaki en somut örneklerden biri bu.  Veya yeni dönemde emeğin kadınsılaşması diyebileceğimiz bir süreçten de bahsediyoruz.

Hem imalat sanayinde, hem de hizmetler sektöründe.  Enerjiden tekstile, gıdadan ilaç sanayiine kadar tüm iş kollarında belli başlı tekeller var. Ama bunlar bu tedarik zincirleri ile üretimlerini yayıp, son kertede kendilerini ve çalışanların sağlığına dair sorumluluklarını görünmez kılıyorlar.

Merter’de Terazidere’de veya Bangladeş’te  merdiven altı veya ufak atölyelerde en sonunda HM, Zara markası altında satılacak giysiler üretiliyor. Fakat hepsi fason şirket olarak bağımsız gözüküyorlar, ve özellikle bu tip üretim ciddi bir ‘ince parmaklara sahip, daha az ücret ödenen’ kadın iş gücü ile döndürülüyor.  Büyük bir enerji şirketinin daha dokunulmamış bir dereyi bir kaç yerden kelepçeleyerek yaptırdığı HES’ler, orada geçimini ve hayat tarzını tarıma dayalı kuran çiftçi haneleri ve ücretsiz aile işçisi kadınları vuruyor. Anayasaya göre ‘sosyal devlet’ vatandaşın verimli kılınması, işçinin ruh ve beden sağlığının yeniden üretilmesi gibi işlerinden geri çekildiği zaman da, ortada kalan bakım emeği evde aile işçisi olan kadınlar tarafından üstleniliyor.  Sonra yeni hizmetler sektörü mekanlarına bakalım, AVM tezgahtarları, yani perakende işçileri, çağrı merkezi çalışanları, ciddi bir şekilde cinsiyetlendirilmiş genç bir emek gücünden bahsediyoruz. Sadece bedenleri değil, kadınlara has olarak sistemin tanımladığı duygulanımsal angajmanlarını da vermeleri, sürekli uyumlu, güler yüzlü olmaları bekleniyor. Emeğin kadınsılaştırılması derken bundan bahsediyoruz. Bu kendine has, yeni psiko-sosyal riskler ve meslek hastalıkları getiriyor beraberinde, ki bunlara daha doğru dürüst hiç eğilemedik.

Bir yandan yine liberal dönem olsun, neoliberal dönem olsun değişmeyen bir şey var: kapitalizm yalnızca özgür emek değil köle emeği, özgür olmayan emeği de sermaye birikimine dahil etmiş ve teşvik etmiş bir sistem. Yani kapitalizm gelip, tüm köle emeğini, zorunlu emeği özgür iş akti çerçevesinde formel özgür emeğe çevirmemiş. Bunun oransal olarak da esasında hiç azalmadığına dair önemli çalışmalar var.  Çocuk işçiliği, yeni savaşlarla tetiklenen zorunlu göç dalgalarının iş piyasasına insanları teslim etme koşulları, kadın sömürüsü, hapishane emeği vs. az buz  bir ’emek ordusu’ teşkil etmiyor.  Bir de resmen özgür gözüken, ama fiilen ‘borç kıskacında’, kredi kartları, konut kredileri, faiz ödemeleri vs zinciri boynunda çalıştırılan emek var. Finansallaşma sorduğunuz ‘neoliberalizmin’ alameti farikalarından ve istihdam rejimine ciddi etkileri var. İşçileri ekmek mi can mı ikileminde bırakıyor, hayatını kazanmak için sağlığından vazgeçmesine veya canını tehlikeye atmasını dayatıyor.

Yani neoliberal dönemin kendine has bir coğrafyası var, daha parçacıklı üretim birimlerinin, daha merkezileşmiş ve yoğunlaşmış bir sermaye yapısının, kadınların ve gençlerin daha güvencesiz şekilde çalışma hayatına içerildiği,  eskiden metalaşmamış ‘doğal’ (HES’ler, maden alanları, büyük projeler ve ekosistem içine altyapı yatırımları gibi).

Kapitalizmin sürekli canlı emeği ölü emeğe dönüştürme süreci olduğunu ve bunun insan bedenine ve ekosisteme etkilerini unutmadan, yeni dönemin alameti farikalarına değinmek önemli.

Çoğu zaman hala ‘işçi sınıfı’ deyince, işte kol gücüne dayalı, erkek, mavi tulumlu, fabrikada çalışan aynı zamanda geleceği dönüştürme öznesi olarak görülen işçi modelinin şartlarını düşünüyorlar. Neoliberal dönem esasında bütün bu işçi tanımını, gerçek mekan ve iş kollarına bakarak, tekrar düşünmemizi gerektiren bir süreci bize dayattı.  Bu modelden çıkan büyük endüstriyel kazalar azalmıyor tabi ki, Tuzla Tersanelerini, Soma’yı yaşadık en yakın dönemimizde. Fakat başka, daha yavaş izler bırakan, ama gene kayıp, yıkım, enkaz anlamına gelen işçi sağlığı sorunları da devreye giriyor. Biraz önce bahsettiğim, iyice şişen müthiş heterojen hizmetler sektörüne bakalım mesela. Buradaki sadece bedenler üzerine kurulan tahakküm, değil zihinler ve duygular üzerine kurulan tahakküm de söz konusu. Bugünün yeni fabrikaları, çağrı merkezleri, AVM’leri özel üniversiteler, şehir hastaneleri, lojistik depoları!

Buradaki emek türü klasik bir fabrika işçiliği emeği değil, buralarda sadece sekiz, on, on iki saatinizi değil, bütün beden ve duygularınızla işletmenin kar amacına kendinizi, anlam dünyanızı, sosyal duygusal yatırımlarınızı vermeniz bekleniyor. Henüz işçi sağlığı alanında, bakmayı görme metotlarını pek bilmediğimiz bir şekilde bir duygulanımsal emek sömürüsü de var. Sürekli duygusal eş güdüm mecburiyeti, şirket idealleriyle özdeşleşme mecburiyeti çok başka bir çalışma acısı, çalışma ızdırabı getiriyor.

İşte psiko-sosyal riskler alanında çok büyük bir genişleme görüyoruz. Yani ‘çalışma acısı’ veya işçi sağlığı ve iş güvenliği dediğimiz şey, üçe ayrılıyorsa eğer birincisi ani kazalar, ikincisi meslek hastalıkları, üçüncüsü ise psiko-sosyal riskler alanı. Hizmetler sektörünün büyümesiyle beraber üçü farklı farklı bileşimlerle karşımıza çıkıyor. Amazon’un büyük lojistik depolarında çalışanlar forklift altında da hayatlarını kaybedebilirler, depolardaki yoğunlaşmış mikro plastik, tozlar ile hasta da olabilirler, saniyesi saniyesi kontrol edilen, bazen çip bile takılan bedenlerini taşıyan zihinleri bu ‘gözetim’ altında psikolojik olarak da çökebilir. Yani işçi sağlığı sadece iş yeri ve işe giderken yolda geçirilen rotayı değil, hayatın bütününe yayılıyor. Neoliberal dönemde yeni olan en önemli şeylerden biri bu duygulanımsal emek.

Hatta ben son dönemde üniversitelerde ‘yerli milli olmayan kadroların’ çeşitli ideolojik baskı aparatları ile tasfiye edilmesinde de böyle bir duygulanımsal emek sömürüsü, norma uyma baskısı görüyorum. Memurlar üzerindeki siyasi baskının iş alanı ile ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Artık GSMH’sının % 60-70’i hizmetler sektöründen geliyor dediğimiz Türkiye kapitalizminde buna da özellikle bakmamız gerekiyor.  ‘Psikolojik sorunlar burjuvanın ve özel alanın derdidir’ deyip geçemeyiz.  Bütünsel bir bakış gerekiyor.

Soru-2: Bu bahsimiz akıllara Novamed Grevini getiriyor. Direnişçi kadınlar OSB’lerin kendilerini dış hayattan nasıl soyutladığını çok iyi anlatmışlardı. Sizce OSB’ler de bu duygulanımsal tahakküm alanlarından biri olarak sayılabilir mi?

Cevap-2: Evet aslında serbest bölgeler, klasik anlamda imalat sanayii teşkil etmesine rağmen çok haklısın, üç işçi sağlığı ve iş güvenliği sorun alanının üçünün de risklerini taşıyor. Bir de bu serbest bölgelere has mekansal organizasyon, kapatılmanın etkileri de farklı.  Zaten bunların öne çıkması Türkiye’de neoliberal dönemde oldu. İlk serbest bölge 1987’de  Mersin’de açıldı. Her boyutta işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunu, çalışma acısı var: Hem bildiğin makinaların oluşturduğu ani kaza riski, hem imalat ham maddelerinin uzun vadeli hasta edici etkisi, hem de Novamed’in kadın işçilerinin anlattığı erkek formen tacizi, boyunduruk altına alma şeklinde kendini gösteren psiko-sosyal riskleri var.

Yani o yüzden mücadelede de hem beden hem zihin üzerinden bir dil kurmamışlar mıydı? Hem ekmek, hem de gül istiyoruz diye!

Share.

Comments are closed.