gününde

Aslı Odman ile Röportaj (2): Ani iş cinayetlerinin nerelerde daha çok gerçekleşeceğini tahmin etmek için, elinizin altındaki tüm metaların ‘Made in..’ etiketlerine bakmak yeterli.

0
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nden akademisyen Aslı Odman ile neoliberal dönemin içerdiği  dönüşümü ve bunun iş sağlığı ve iş güvenliğine etkilerini konuştuğumuz röportajımızın ikinci kısmında iş güvenliği konusunda üç maymunu oynayan iş organizasyonlarını, göçmen emeğini, iş yeri intiharlarını ve neden kaza değil, “cinayet” olduğunu konuştuk;

Soru-1“Kaza değil cinayet” diyoruz evet ve burada bir kastı bir öngörülebilirliği vurguluyoruz fakat bunun sınırları nerede başlar nerede biter sizce? Bir çalışırken ölme vakası nasıl ve hangi şartlarda cinayettir?

Öncelikle “Kaza Değil Cinayet!” kulağa hoş gelsin diye seçilmiş sansasyonel bir slogan değil, arkasında gayet dar bir bağlamda hukuki bir imkandan, sosyal adalet bağlamında bir düstura kadar uzanan bir yelpazedeki tarihsel birikimi yansıtıyor. Birinci legalist kurumsal bir söylem, çünkü içinde hareket ettiğimiz, vatandaşı olarak haklar ve sorumluklar silsilesi olarak kabul edildiğimiz/ettiğimiz toplumsal düzenin bir Ceza Hukuku var. Suç nedir onu tanımlıyor, cezalar atfediyor bunlara. Kamu düzeni, kamu güvenliği ve kamu sağlığını, kamu yararını tanımlıyor.  Bu sistemde hayat ile ilgili her şey, tüm biyolojik kategoriler devletin üstün kamu yararı ilkesinden dolayımlanarak tanımlanıyor ve korunuyor. Delilik, doğurganlık, can almak, yani kimsenin kimseyi ‘özgür irade ile’ talep edilse bile öldürmesine cevaz vermiyor sistem esasında. Tamam hani gel beni öldür desem bile beni öldüren kişiyi kamu hukuku, ceza hukuku mahkum ediyor. Kamu kendini bireylerin takdiri üstünde bir adalet dağıtıcısı konumuna koyup, toplumda bireyler kendi kendilerinin adaletini arayıp, tesis ederlerse, toplum diye bir şeyin devamının gelmeyeceğini düşünüyor. Legalist argüman derken bundan bahsediyorum. ‘Kaza değil, cinayet!” derken biz esasında gayet sistem içi bir şey söylüyoruz. Yani bir kişinin bir kişiyi, rızası dahilinde bile öldürmesi, yani ötanazi bile cinayet addedilirken, yaşam hakkı anayasadaki en önde gelen hak iken, nasıl şirketler, kamu kurumları teker teker zamana yayılmış bir şekilde, aynı nedenlerden dolayı mükerrer bir şekilde, sistematik iş organizasyonu içerisinde, bazen de onar, yüzer insan öldürüyorlar ve burada kasıt görülmüyor, burada sistematik olarak hata/taksir görülüyor?

Bir insanın bir insanı öldürmesi suç iken, bir şirketin işçileri, atıkları, emisyonları, megaprojeleri, madenleri ile köyleri, kasabaları, ekosistemleri, kentleri katletmesi neden suç, hem de gayet rasyonel bir iş organizasyonu dahilinde kasıtlı suç dahiline sokulmuyor?

Bakın iş cinayeti nerede oluyor? İş organizasyonu içinde. Dünyanın en rasyonel, planlı, bilimselleştirilmiş, yani “kasıtlı” ortamı. Yani bütün akademi, araştırma şirketleri, endüstri mühendisleri, işletme mühendisleri, sair mühendisler, halkla ilişkiciler, insan kaynakçılar vs. şuan iş organizasyonunu daha verimli kılmak için çalışıyor, araştırmalar yapıyor, koca koca kitaplar yazılıyor. Bu işin içinde bir kasıt var, kâr kastı var, iş organizasyonu baştan sonra bir kasıttan oluşuyor.  Bu kastın içine can koruma kastının öncelikli olarak sokulmaması, sistematik olarak ötenlenmesi de bir kasıt. Yani bizim söylemeye çalıştığımız iş cinayeti kasıtlı bir ortamda oluşmuştur. O yüzden işte biz, bu ortamda oluşan işte kazalara kaza değil, cinayet deriz. Kaza denebilecek ölüm ve yaralanmaların oranı çok çok düşüktür. Her türlü yatırımın yapıldığı, kazanın oluşmayacağı gündelik çalışma koşullarının (mekansal, teknik ve sosyal olarak) oluşturulduğu ama gene de insanın hayatının kaybettiği vakalar, o kadar az ki. O yüzden biz kaza değil cinayet diyoruz. Burada olası kasta kadar giden bir ceza hukuku mücadelesinin payandası olarak kullanıyoruz bu sloganı. Politik olarak da işverenlerin bireysel iradelerinin dışındaki iş organizasyonu kaynaklı kolektif kastı görünür hale getirmek için kullanıyoruz. Şirket suçları kavramını, kurumsal suçlar kavramını tartışılabilir kılmaya çalışıyoruz. Ki Birleşik Krallık’da mesela 2007’den beri ‘Şirket Suçu / Kurumsal Suç Teşkil Eden Adam Öldürme ve Cinayetler’ adlı bir Yasa var, Corporate Manslaughter and Corporate Homicide Act. Yani burası, çok da tartışmaya açık bir nokta değil, sadece var olan hukuk sisteminin iç tutarlılıklarına uygun hüküm kurmasını talep ediyor. Bir de ‘cinayet’ toplumsal olarak kabul gören bir şey değil. Açık açık cinayeti savunmak, neo-popülist ateşlemelerle idam cezası tekrar tekrar gündeme getirilse de, erkek adalet ‘ama kadın da hak etmiş canım’ dese de, ırkçı, linççi, soykırımcı akımlar fiilen güçlense de, hala meşru değil, açıkça savunusu mümkün değil. Bu slogan bu meşruiyet alanından da beslenmeye çalışıyor. Kamu hukukuna dayanan  legalist ve meşru bir mücadele alanını ifade eden bir düstur.

İş cinayeti kurbanlarının ailelerinden bu kamu davası yoluna gitme mecali olan az kişi var. Ama buna rağmen peşinden giden bazı bireyler var. Bunu örgütlü olarak yapan da Adalet Arayan İşçi Aileleri var 2008’den beri. Onları bir araya getiren özel hukukun bireysel tazminatları düzenleyen alanında değil, ceza hukuku alanında caydırıcı bir ceza alınmasını sağlamak için uğraşmak, adalet talep etmek. Yakınlarının iş cinayetlerinde, kamu vicdanında bir kasıt, iş organizasyonu kaynaklı bir kasıt olduğunu gösterebilmek. Ceza hukuku nezdinde iş cinayetleri alanında, aynı işkence suçu gibi müthiş cezasızlık hüküm sürüyor. Ne kadar öngörülebilir, mükerrer ve kör gözü parmağına gerçekleşmiş olsa da iş cinayeti, yetki sahibi olan sorumluluk sahibi olan işverenler, üst düzey yetkililerin çoğu yargılanmıyor bile. Mahkeme salonuna bile celbedilmiyor. Ana işverenler taşeron firmaları, taşeron firma patronları işveren vekili dediği ‘iş güvenliği uzmanlarını, ara kademe yöneticilerini vs’  atıyorlar arenaya, kurumlar memurlarının yargılanmasına izin vermiyor. Ufak kurbanlarla güçlüler, yetkililer, sorumlular kovuşturulmaktan, cezadan kurtuluyor.

Avukat Murat Özveri’nin dediği gibi hani “ağa adam öldürür cinayeti maraba üstlenir” gibi yaşanıyor bu süreç.  Bu cezasızlığa dikkat çekmeye çalışıyoruz. Aynı işkence suçlarında olduğu gibi, insanlığa karşı suçlarda olduğu gibi emek mücadelesinin de insan hakları hukuk sisteminin kabul görmüş, mücadelesi verilmiş kavramlarına yaslanabileceğini, bunlardan beslenebileceğine inanıyorum ben bu dönemde.

Soru-2-Kapitalist bir düzende kanuni düzenlemeler iş cinayetlerini önleyebilir mi?

Öncelikle sorunun bu haline birkaç itirazım var, çünkü uzun bir süreçten bahsediyoruz, kapitalizm tarihsel süreçte, çizgisel de olmayan bir sürü değişime uğramış, bir kez analiz edilip hazır bir paketten cevaplar çıkarılabilecek bir sistem değil. Ama dediğim gibi, ana dans adımları aynı kalmış. Monarşi, cumhuriyet gibi sistemler içinde bir sürü kanuni düzenlemeler çıkmış. Bunu yapanlar yalnızca son kertede gördüğümüz meclisin, ya da devletin eli gibi gözükse de, arkalarında pek çok toplumsal mücadele ve sistem krizi var. Demek ki her seferinde dönemin ve mekanın bağlamını sorgulamak lazım, bu soruya cevap vermek için.

Bugün iş cinayetlerinin 3’e ayrıldığını söyleyebiliriz; yani iş kazaları, meslek hastalıkları ve psiko-sosyal riskler.  Bugün Almanya’da, Fransa’da, sermaye birikim sürecine daha erken başlamış ve sektörel dönüşüm süreçleri daha uzun zamana yayılan coğrafyalarda, iş kazalarından ölümler, yani ani iş kaynaklı ölümleri istihdama oranladığımızda ki iş cinayetleri düşmüş.  Ne zaman, hangi iş kollarında işçiler ani iş kazalarında ölür. Madende ölür, Soma olur. Fabrika gibi tüm tehlikeli malzeme ve pek çok işçiyi bir mekanda toplayan iş mahallerinde ölür. Madenlerini kapatmış, ölçek ekonomisi ile üreten imalat sanayini başka coğrafyalara, iş gücünün daha ucuz, çevre mevzuatının daha gevşek, vergi mevzuatının daha avantajlı olduğu ülkelere kaydırmış kaza şeklindeki kitlesel iş cinayetlerini büyük bir oranda. Madenlerde, Bangladeş Rana Plaza gibi harap binalardaki tekstil fabrikalarında, hayatımızdaki kıyafet, gıda, elektronik, gemi, otomotiv vs gibi taşınabilir metalar birikiminin üretildiği coğrafyalarda bunlara daha çok rastlıyoruz.

Ani iş cinayetlerinin nerelerde daha çok gerçekleşeceğini tahmin etmek için, elinizin altındaki tüm metaların ‘Made in..’ etiketlerine bakmak yeterli. Enerji, konut gibi zor taşınır veya taşınamaz metalarda ise işçi hareketinin gücü, muhasebeleştiren tazminat sistemi ile daha etkin işçi sağlığı sistemleri geliştirmiş.  Fakat uzun süreli kapitalist üretimden kaynaklı bütün kanserojenlere, radyoaktiviteye, toksik malzemelere, tozlara vs. daha önceki dönemlerde maruz kalmaktan dolayı, meslek hastalığından dolayı hala ‘gelişmiş ülkelerde’ ciddi bir katliam yaşanıyor.

Bugün Fransa’da en iyi belgelenmiş ve özel tazminat fonları kurulmuş meslek hastalığı maruziyetlerinden biri olan  asbeste maruziyet nedeniyle , hala Fransa’da günde, bakın günde sekiz kişi hayatını kaybediyor. Fransa’nın enerjisinin yüzde yetmişi nükleer enerji kaynaklı. Radyoaktiviteye maruz kalındığında, hastalıklar uzun bir süre sonra ortaya çıktığı için zaman yayılan iş cinayetleri olan bu alanda ‘ileri kapitalist’ ülkelerde ciddi kayıplar devam ediyor.  Her ülkenin sorgulatılmayan iş cinayeti ve halk sağlığı risk kaynakları var. Fransa’da radyasyon bunlardan biri. Bir de üçüncü iş cinayeti alanı var, Almanya, Fransa gibi hali hazırda resmi istatistiklerde, en fazla iş günü ve iş gücü kaybına götürdüğü ifade edilen psiko-sosyal riskler. İş yeri intiharları bu risklerin en çarpıcı, en uçtaki sonucu, ama aşırı çalışma, performans baskısı ve ceberrut işletme sistemleri ile çalıştırılmak kaynaklı ruh ve fiziksel sağlık kaybı da çok yüksek. Çoğu zaman ve mücadelesi verilmediği zaman bunlar işçinin bireysel bir psikolojik sorunuymuş gibi yansıtılıyor. Bu alan çok geniş ‘işletmecilik hastalığına tutulmuş’ ve ‘tıkır tıkır’ işleyen kapitalist toplumlarda.

Başa dönelim, evet mesela ani iş kazalarının belli teknik yatırımlarla, işçi öldürmenin maliyetinin dediğim gibi -tazminatlaştırılmış dilde söylersek- yüksek olduğu yerlerde azalmış olduğunu görüyoruz dedik, Almanya’da, Fransa ve ABD’yi anıyoruz. Ama kapitalizmi bütünsel devletler ibaret değil de, sınıflı toplumlardan ibaret görürsek, zikredilen bu ülkeler içerisinde de büyük coğrafi ve sosyal farklar olduğunu göreceğiz. Mesela o ülkenin vatandaşları için azalıyor ama göçmenler, mültecilere kayıyor.

Tonlarca zehirli kimyasal içindeki seralarda, İspanya’nın güneyinde kölelik şartları içinde çalıştırılan ve Avrupa’nın meyve ve sebzesinin ciddi bir kısmını üreten göçmen ve mültecileri düşünün. Aslen göçmen emeğinden oluşan, bazen o ülkenin formel olarak vatandaşlığına geçse de, ekonomik ve sosyal sermaye olarak hep ‘aşağı etnisiteden kalan’ inşaat işçilerini, yol işçilerini, tamircileri, fabrika işçilerin, kadın bakım işçilerini, ev işçilerini, hemşirelerini düşünün.  Kapitalizm merkez ülkelerde metropollerde riskli ve az ücretlendirilmiş iş alanlarında etnikleştirilmiş göçmen ve mülteci emeğine kaymış, bir yandan da mekânsal olarak büyük ölçekli istihdam gerektiren sanayisini sınırları dışına çıkarmış.

Yani mekanı işin içine kattığımızda en çarpıcı örneklerden birini vermek isterim. Mesela cebinizde yanınızda yörenizde gördüğünüz, dünyada kullanılan tüm “apple” ürünleri dünyada yalnızca tek bir yerde Çin’de Shenzhen eyaletinde, bir özel üretim bölgesinde (special production zone, SPZ) üretiliyor. 400 bin kişinin yaşadığı bir fabrika şehri bu. İşçileri daha yirmilerinin başında kırsaldan göçmüş, ana babaları yedi cetleri köylü olan genç kadın ve erkekler. Burada üretiyor, burada yatakhanelerde kalıyor, burada yiyip içiyorlar. Bu genç proleterlerin seri intiharlarıyla tanındı Shenzen’deki Foxconn fabrikası.  Onlarca genç kendini, bir taklit edilmiş intihalar serisi içinde, yatakhanenin çatısından aşağıya attı. Yani birilerinin tükettiği apple ürünleri Shenzhen’de işçilerin sadece canlı emeğinin ‘rutin bir kapitalist sermaye birikimi süreci içinde’ ölü emeğe dönüşmesi ile değil, bizatihi canlarının bedeliyle ödeniyor. Bu iş kazalarının, psikososyal risklerin en uçtaki sonucu olan işyeri intiharları şeklinde nasıl yeni dönemde kaydırıldığına dair çok çarpıcı, üzerinde düşünülmesi gereken bir örnek. İş cinayetleri şekilleri, öldürme hızları, nedenleri, bedenlerde bıraktığı izler, coğrafyaları değişiyor.

Bir iş cinayeti türü ve hızına bir yerde ket vuruluyorsa, başka bir yerde, hem de artık geri dönüşsüz çevresel zararları da içine katarak, zuhur ediyor.  O yüzden işçi sağlığı mücadelesinin çok dinamik, mekanlar ve zamanlar arası işleyen, müdahil bir bilgi birikimine ihtiyacı var.

Asbest Avrupa’da merkez ülkelerde yasaklanıyor Rusya’da Çin’de Hindistan’da kullanılmaya devam ediliyor. Kanada en büyük asbest madencilerinden biri,  kendi ülkesinde bu birinci dereceden kanserojeni çıkarıyor, Kanada’da kullanmıyor, gidiyor mesela Rusya’ya satıyor Hindistan’a satıyor. En sonunda bütünsel değerlendirmemizin zemini, paylaştığımız müşterek küre ise evet kesinlikle azalmıyor, kapitalizm içinde iş cinayetlerinin devası yok. Ama somut an ve mekanlar içinde gerçekleşen mücadele için önemli can ve sağlık kayıplarına yol açan, çalışma acısının yöneldiği zihin mi beden mi, ne yoğunlukta, ne zaman, ne şekilde gibi değişen unsurlar ve akış coğrafyalarına bakmak.  Hani kapitalizmde zaten bunlar düzelmez deyip, ‘haklıyız gelecekte biz çalışırken ölenler zaten kazanacağız’ diye oturmak mümkün değil. Bazı alanlarda legalist mücadeleyle, bazı alanlarda Türkiye’de inşaat iskelelerinin bir standarda kavuşturulması gibi kitlesel can kurtaracak teknik mücadelelere dair güçleri birleştiren ve uzmanlık söylemine de yer açan kampanya vari işlerle, kimi zaman mesela, Avrupa’da uç vermiş işyeri intiharlarının iş cinayeti olarak tescil edilmesi için algıyı değiştirmek için fiili meşru sokak eylemleriyle müdahale formları değişiyor. Yapacak çok iş var. Yapılan işlerin kısa vadede can kurtarma, uzun vadede hayatı değiştirme imkanı müthiş enerji veriyor. Bu enerjiden beslenen ve bu enerji ile sistematik olarak beslenecek daha çok ve nitelikli  oluşuma ihtiyacımız var. Var olan emek örgütlerinin de bu alana daha sistematik sahip çıkacak bir nesilsel ve yapısal dönüşüme girmesine…

 

Share.

Comments are closed.