Anadolu’daki Küresel Fabrikayı Sınıf Bilinciyle Örgütleyelim – Başaran Aksu

0

Neoliberal devlet formunun inşası, kapitalist emperyalist sistemin, ekonomik, politik krizlerini sermaye güçleri açısından endişe kaynağı değil bir olanak zemini olarak değerlendirebilmek adına ideolojik, askeri, siyasi, ekonomik müdahale ve operasyonlarla, önce uluslararası tekellerin dünyayı dolaşma hızının önündeki hukuki ve siyasal engelleri ortadan kaldırmakla başladı. Sonrasında ise Küresel Güney’e yerleşen üretim ve tedarik zincirlerinin, finans endüstrisinin uzantılarının ulus devletlerin “hükümranlık” sınırları içindeki çıkarlarının, faaliyetlerinin önündeki hukuki, politik engellerinin kazınması boyutuyla devam etti bu inşa faaliyeti. Proletaryanın eski mücadelesinin ve gücünün ürünü olarak kapitalist devletin hukuki, politik normlarına taşınmış her hak halkasının bugünün neoliberal devlet formunda ortadan kaldırıldığını görüyoruz. Bunlardan geriye ne kaldıysa onların da kazınmak istendiği günleri yaşıyoruz. Kuşkusuz bu pratiğin hızında kuzeyden güneye faz farkı vardır. Proletarya, şayet “yeni güçlerini” yeni ideolojik, politik, örgütsel donanımlarla açığa çıkaracak bir mücadele çapı üretemez ise giderek daha da donanımsız, korunaksız ve de silahsız bir köleye dönüşecektir.

İşçi sınıfının tam boyunduruk altına alınmasına dönük kırk yılın planlı emperyalist saldırganlık politikalarının kurumsal, hukuksal boyutu dikkate alınmadan 2020 boyunca sürdürülen ve 2021’i boydan boya kat edecek bu saldırıya karşı görevleri saptamak ve hakkıyla yerine getirmek mümkün olmayacaktır. Ülkemizde, yukarıda işaret ettiğimiz neoliberal inşa faaliyetinin başlangıç noktası 24 Ocak 1980 Kararlarıysa, bugün için sembolik zirvesi ücretsiz izin uygulamasıdır. İktidarı, muhalefeti, cemaati, tarikatı, paramiliter ve mafyatik yapıları, üniversiteleri, yargısı, kolluğu, istihbaratı, fon, proje bataklığına çekilmiş STK’ları, sarı-bürokratik sendikaları, dolayımlanmış ve entegre edilmiş güya düzen dışı muhalefetiyle yeni neoliberal devlet geçtiğimiz on yıllarda ideolojik, politik, örgütsel olarak bugünler için hazır hâle getirildi. Ne yazık ki hakikatimiz bizler, yani işçi sınıfının güçleri, bu ablukayı kıracak bir politik, örgütsel tahayyülü üretemedik.

Din ve milliyetçiliğin eski ve yeni yapılarının, ideolojik avadanlıklarının rıza üretimine gerekli şevki sağlayamamaları, üretim süreçleri içindeki büyük aşınma ve büyü yitimine uğramaları emperyalist sömürü sürecini ve yeni devletleri krize sokan etmenlerin başında geliyor. Popülist-faşizan sağ iktidarların yaşadığı hızlı aşınma, çözülme tam olarak bu rıza mekanizmasının ideolojik olarak krize girmesi yüzündendir. Bu, sınıflar mücadelesine yeni imkânlar sunan önemli bir olgudur. Mücadelenin diyalektiği kadar mücadelenin metafizik ve manevi boyutlarının, teorik donanımlarının güncel pratik sınıf mücadelesinden doğru acil beslenmesiyle ortaya konacak yeni bir toplumsal kurtuluş tahayyülünü programatik ve örgütsel varyantlarıyla ortaya koymayı en acil devrimci görevlerden biri haline getirmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti çok partili düzene geçtiğinden beri bu coğrafyadaki sermaye devletini ayakta tutan milliyetçi muhafazakâr emekçi halk kitleleri bugün büyük oranda tarımdan, hayvancılıktan kopartılıp, mülksüzleştirilip proleterleştirildiler. Milliyetçiliğe, dindarlığa selam çakan siyasetçiler ülkeyi yönetti hep; her kriz döneminden resmi ideoloji daha da sağcılaşarak çıktı. En son Atatürkçülük soslu Türk İslam sentezi 12 Eylül sonrası resmi ideoloji oldu. Bu söz konusu emekçi kitlelerin gururunu okşasa da gelinen noktada istisnalar dışında Anadolu’nun dört bir yanında uluslararası ya da yerli tekellere alt işveren sözleşmeleri ile iş yapan milliyetçi muhafazakâr politik kimlikli irili, ufaklı taşeron ya da değil, patronlarca bu insanların emekleri ve bedenleri yağmalandı, yağmalanıyor. Neoliberal küreselleşme sürecinde bu coğrafyanın payına düşen budur. Bu yağmacı patron takımıyla sosyal münasebetlerle tanışık olan yeni proleterler ordusu ciddi, büyük çelişkilerle, büyük kitlesel bir huzursuzluk ve “fikri” bunalım ve “arayış” içindedir. Küresel bağlamı da olan bu yeni sorun alanı, yani proleter yığınlardaki bu huzursuzluk ve arayışın nasıl bir politik, örgütsel, programatik muhtevada billurlaşıp, ne türden bir davada birlik olacağı belirsizliklerle dolu olduğu ölçüde ihtimallerle de yüklüdür.

Ülkemizin işçi sınıfı ve emekçi halk gerçekliğinin bu yeni, özgün durumu üzerine ideolojik, politik, örgütsel bir arayışla odaklanmak ve bu kitlelerle stratejik bir doğrultuda ilişkilenmek kritik önemdedir. Bu yeni gerçekliğin önce ayırdına varılması sonra da derinlikli bir analizinin yapılması şarttır. Bu olmadan sağlıklı bir devrimci sınıf siyaseti üretmek de mümkün olmayacaktır. Bu yeni proleter kitleler, hâlihazırda sağın ve sermaye devletinin değişik türden bölükleriyle ve kuşatıcı toplumsal, kültürel, dini ağlarıyla cendereler altına alınmış olsalar da doğru siyasal, sendikal yaklaşımlarla buluşmaları imkânsız değildir. Bu türden buluşmalar onların düzene dair şüphelerini de pekiştirir. Zira onlar bugün, artık devleti zor durumlarında kendilerinin de sığınağı olabilecek, ”baba şefkatiyle” başlarını okşayacak bir ocak olarak değil, haklarının, geleceklerinin patronlarca yağmalanmasına kolaylık sağlayan, patronları koruyan, kollayan bir yabancı olarak da deneyimliyor.” Vatan millet için her şeyi yaparım” diyenler bazı örneklerde “Vatan millet için devrim yapalım” noktasına doğru dönüşme emareleri gösteriyor.

Bu toplulukların arayış ve huzursuzluklarına bir çare olmadığı aşikâr hâle geldiği için AKP çözülüyor, Erdoğan büyüsü bozuluyor. Ancak farklı, kuşatıcı bir sınıf alternatifinin olamadığı koşullarda yine de daha uzun süre ağırlıklı olarak benzer politik seçenekler içinde debelenmeye devam edilecektir. Üstelik, sağ siyasetten, kapitalist emperyalist projeler doğrultusunda sosyal adaletçi söylemlerle ortaya çıkacak faşizan-popülist akımların manipülasyonlarla içerebileceği bir potansiyeli de barındırıyor bu yığınlar. Sermaye sınıfı ve devletinin karşı devrim seçeneği de işçi sınıfının devrimci siyasetinin devrim seçeneği de bugün aktüeldir. Bu manzara düzen içi ve düzen dışı muhalefetin ağzından atmadığı bir liberal tekerleme olan sosyal hukuk devleti parametreleri içinde değiştirilemez. Seçimlerde çoğunluk sağlayarak sosyal hukuk devletini yeniden inşa edeceğini iddia eden restorasyoncular hakikaten bu emekçi kitleler içinde örgütlenme, onları muktedir kılma görevini erteledikleri ölçüde karşı devrim çarkını yağlamak dışında bir işlev görmezler.

Grevlerin işçilerle alay edilerek yasaklanması, sendikal örgütlenmenin doğrudan devletin kurumları aracılığıyla kırıldığı ya da yargı erki aracılığıyla işlevsiz kılındığı, ücret ve tazminatların patronlarca açık gaspına devletin aracılık ettiği, kısa çalışma ve ücretsiz izin gibi kölelik dayatmalarının pandemi gerekçe edilerek yaygınca uygulamaya sokulduğu, her gün bir devlet ve AKP yöneticisinin patronları övdüğü, ödüller, teşvikler verdiği koşullar altında kahramanca dövüşüyor işçiler. 2020’nin öyküsü budur. Bir avuç mücadeleci sendika ve işçi sınıfı devrimcisi onların bu mücadelesine yoldaş oluyor ve bu direniş hattına siyasi bir veçhe ve yön katmaya çalışıyor. Küçük ama önemli deneyimler, izlekler birikiyor. Ümit verseler de çok ham ve toy deneyimler, mücadeleler bunlar. Fakat bugünün kurtuluş yolu bunların güçlenmesinden, yaygınlaşmasından ve neoliberal küreselleşmenin Anadolu’da yarattığı küresel fabrikayı sınıf bilinciyle örgütlemesinden geçmektedir. 2021’in bu hattın derinleştiği bir yıl olması için hep birlikte mücadeleyi yükseltelim.

Share.

Comments are closed.